Ekmeği çöpe atmak ve israf hakkında değerlendirme: Ekmeği çöpe atmak günah değil mi?.. - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Ekmeği çöpe atmak ve israf hakkında değerlendirme: Ekmeği çöpe atmak günah değil mi?..

Sorunun Detayı
Ekmeği çöpe atmak ve israf hakkında değerlendirme: Ekmeği çöpe atmak günah değil mi?..
Cevap

İnsanoğlunun, hayatını sürdürebilmesi için karşılamak zorunda olduğu temel ihtiyaçlar vardır ki, bunlar kainatın başlangıcından bu güne kadar, sadece şekil ve kapsam itibariyle değişikliğe uğramış, fakat her dönemde kendisini hissettirmiş olan ihtiyaçlardır. Yeme, içme, giyinme ve barınmayı bunların en başında zikredebiliriz. Ancak bizim için zorunlu olan bu ihtiyaçları giderirken özellikle bir takım hususlarda sınırlamaya gidilmiştir. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Ey Ademoğulları, her mescide girişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyin, yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(A'raf, 7/31)

Bir diğer âyette;

“... Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin; israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.”(En'am, 6/141) buyrulmaktadır.

Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, kullarına yiyip içmeyi, temiz ve güzel giyinmeyi adeta emir buyurmaktadır. Ancak insan bu ihtiyaçlarını temin için harcama yaparken, bunların vasıta olduğunu unutmamalı, gaye mesabesine çıkarılmamalıdır. Evet, yeme, içme, giyinme hayatın devamı veya yaratılışın gayesi olan kulluğun gerçekleştirilebilmesi için sadece birer vasıtadır. Nitekim bu husus; “İnsan yemek içmek için yaşamaz, yaşamak için yer ve içer.” şeklinde kaideleştirilmiştir.

Ayette bir taraftan yeme içme emredilirken diğer taraftan “israf etmeyin” yasağının getirilmiş olması, bu konuda bir başıboşluğa izin verilmediğini gösteririr. Helal ve meşru yerlere sarfederken haddi aşmak israf olduğu gibi, haram yemek de bir nevi israftır. Meselâ; karın doyuracak kadar yemek içmek helal, hatta gereklidir. Fakat mideyi tıka basa doldurmak, rahatsız olacak kadar yemek ise israf ve haramdır. Bunun yanında alkollü içkiler ve uyuşturucular gibi kullanılması dinen yasaklanmış olan maddelerin alınması da israf sayılmıştır. Allah Teâlâ müsrif olan kulları sevmediğini açıkça ifade etmiştir. Hz. Peygamber (asm) de bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Kibir ve israfa kaçmaksızın yiyiniz, içiniz, giyiniz ve tasadduk ediniz.”(Buhari, Libas 1)

Günümüzde özellikle yeme içme hususunda çok büyük israflar yapılmaktadır ki, bunlarla yüzbinlerce aç insanın karnını doyurmak, bu israfı önlemek suretiyle dünya üzerindeki açlık ve fakirlik problemini kaldırmak mümkün olacaktır. Gerek evlerde ferdi olarak, gerekse toplu mekanlarda tüketilen yemek, ekmek ve diğer yiyecek maddeleri zaman zaman ihtiyaç gözetilmeksizin alındığı için büyük miktarlara varan artıklara yol açmakta, neticede bunların çöpe gitmesi kaçınılmaz olmaktadır. Özellikle dünden kalan ekmeğini bayatladığı için, bir öğünde yediği yemeği ikinci bir öğünde yememek için çöpe atmak, sanırım hiçbir sağduyulu ve vicdan sahibi insanın kabul edeceği bir şey değildir. Torbalar dolusu ekmeği çöpe atmayı bir tarafa bırakalım, Hz. Peygamber (asm) bir lokmanın bile israf edilmesine göz yummamış ve şu ikazı yapmıştır:

“Sizden birinizin lokması düşerse, alıp üzerindeki tozu toprağı gidersin ve yesin. Onu şeytana bırakmasın.”(Müslim, Eşribe 133–135)

Zaman zaman duyup işittiğimiz, ekmeğin bir peçete olarak kullanılıp çöpe atılması asla bir çağdaşlık ifadesi değil, bilakis nimete saygısızlığın en bariz göstergesidir. Oysa Allah Teâlâ, başta ekmek olmak üzere tüm nimetleri saygıya layık görmüştür. Ekmek ve yemek her ne kadar şahsî malımız gibi görünse de aslında soframıza getirdiğimiz her nimette başkalarının bilhassa yoksul ve muhtaç insanların haklarının olduğunu da unutmamamız gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (asm):

“Komşusu aç iken tok sabahlayan bizden değildir.”(Müslim, iman, 74, Birr ve Sıla, 142; Ahmed b. Hanbel, 1,55)

buyurmaktadır. Artık olacak çöpe dökecek kadar çok pişirmek veya çok fazla yiyip de daha sonra maden sularına, hazım haplarına müracat etmek yerine ihtiyaç kadar yemek ve fazlası ile bir fakirin doymasına vesile olmak hem din hem de insanlığa daha uygundur.

Bunların yanısıra, umumi olarak kullanılan ve herkesin hakkı bulunan kaynakları, diğer bir tabirle kamunun mallarını kullanırken de israftan uzak durmak her kişinin vazifesidir. Musluklardan suyu akıtırken, ellerimiz elektirik düğmelerine uzanırken hep bu sorumluluğun bilincinde olmamız ve bol bol kullanmaktan sakınmamız icabeder.

Yeme, içme yanında giyim konusunun da ayette ifade edildiğini gördük. Allah Teâlâ Hz. Adem (as) ile eşi Havva’yı yarattığı zaman onlara elbiseler giydirmiştir. Giyinmek hayatın bir gereğidir. Giyinmenin iki gayesinden biri vucudu örtüp tesettür emrine uymak, diğeri de dıştan gelebilecek zararlara karşı korunmaktır. Bu gayeye hizmet edecek kıyafetler ortama, coğrafyaya göre değişebilir. Önemli olan meşru sınırlar içersinde bu işi yapmaktır. Mü'minin her yönüyle temiz ve pak olması inancının gereğidir. Dolayısıyla giyim kuşamda da temizliğe dikkat edecektir. Ancak bu konuda da gösterişe, özentiye kapılarak israfa düşmek kabul edilemez. Hz. Peygamber (asm), giyinirken kibir ve gurura sebep olmayacak elbiselerin tercih edilmesini tavsiye etmiş ve kendisi de sadeliği seçmiştir. Giyim kuşam insanlar arasında bir üstünlük ve ayrıcalık vasıtası asla olamaz. O, tabii bir ihtiyaçtır. Zira üstünlük ancak takvadadır.

Günümüzde israfın en yaygın olduğu alanlardan biri de, nişan ve düğünlerde yapılan israftır. Nişan, bir evliliğin başlaması, yeni bir yuvanın kurulması için atılan ilk adımdır. Gaye iki gencin birbirleriyle evlenmek üzere sözleşmeleri ve bunun diğer insanlara duyurulmasıdır. Ehemmiyeti ancak bundan ibaret olan bir merasimin olabildiğince gösterişe ve masrafa düşülerek kutlanmaya kalkılması neticede daha evliliğin gerçekleşmesinden çok önce tarafların büyük sıkıntılar altına girmesine sebep olmaktadır. Bunun arkasından başlayan düğün telaşı ve hazırlıkları ya da daha sonra yapılan düğün merasimlerinde de çok aşırı ve lüzumsuz harcamalar yapılmaktadır. Düğünün gayesi de iki gencin nikahlarını ilan ederek, yapılan işin meşruluğunu göstermektir. Bunu yaparken sünnete uygun olanı aslî ihtiyaçları imkan nisbetinde temin etmek, mümkünse düğün yemeği vermek ve hayır dualarla bir yuvanın temelini atmaktır. Temeli israf ve harama dayanan bir yuvadan mutlu ve hayırlı bir gelecek beklemek imkansız olur. Kısacası, bugün gerek evlilik gerekse sünnet düğünlerinde yapılan fuzuli ve gereksiz harcamalarla bir kaç fakir genci evlendirmek, üç beş yoksul çocuğu sünnet ettirmek mümkün görünmektedir. Giyim ve ev eşyası konusunda yapılan harcamalarda, “alınmış alınmıştır”, “fazla mal göz çıkartmaz” gibi telkinlerden ziyade, "Bu gerçekten ihtiyaç mıdır, yoksa lüks müdür?" sorusundan yola çıkılarak harcama yapılırsa israfın önüne geçilmiş olunacaktır. Hiçbir faydası olmayan, luzumsuz yere yapılan harcamalar lükse girer.

İslam, israfı yasaklarken zenginliğe değil, lüks ve gösterişe karşı tavır almıştır. Müslümanın çalışıp, elinin emeğiyle zengin olması, hac ve zekat gibi dinin temelinde olan farzlarını, umre ve sadaka gibi şahsına ya da topluma faydalı olan nafilelerini yerine getirebilmesi için zaruridir. Allah Teâlâ kuluna verdiği nimetlerin yerinde kullanılmasından hoşlanır. Zira Hz. Peygamber (asm) bu konuda buyuruyor ki:

“Allah, verdiği nimetinin izini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır." (Tirmizi, Edeb, 54;Ebu Davud, Libas, 17)

İnsan, zenginliğinin kendisini şımartmasına, lüks ve israfa sürüklenmesine asla fırsat vermemelidir. Lüks ile çağın gelişmiş teknolojisinden faydalanmayı birbiriyle karıştırmamak gerekir. Çağın mevcut gelişmelerine ayak uydurmalı, hayatı kolaylaştıran, pratikleştiren, zaman kazanmaya vesile olan her türlü yeniliğe açık olunmalıdır. Lüks ise, kişinin olduğundan fazla görünmeye çalışması, aşırı derecede tüketim tutkusu olması şeklinde anlaşılmalıdır. Bir manada lüks, sade ve gösterişsiz bir yaşamın zıddıdır.

İslam, israf yasağı ile özel mülkiyet hakkına bir sınırlama getirirken, temel olarak, servet kimin olursa olsun, onda toplumun hakkı bulunduğu ilkesini benimseyerek, israfla bu hakkın yok edilmesine engel olmak istemiştir.

Şu ana kadar israfla ilgili olarak açıklamaya çalıştığımız hususlar, maddî değeri olan, parayla kıymeti ölçülebilen şeylerdi. Bütün bu ifade edilen şeylerin dışında yine kendisini bolca ve düşünmeden tükettiğimiz, kıymet ve değerini hiç bir şeyle ölçemeyeceğimiz iki servetimiz vardır ki, bunlar sağlık ve boş vakitlerirnizdir. Sağlık ve vakit, insanoğlunun en çok israf ettiği şeylerin başında yer almaktadır. Zira Hz. Peygamber (asm) bu konuda:

“İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bu nimetler konusunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”(Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)

buyurarak bu iki önemli nimetin kıymetini bilmediğimizi ve onları ölçüsüzce kullandığımızı ifade etmiştir. Büyük Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

diyerek sağlığın önemini ne güzel dile getirmiştir. Özellikle alkollü içkiler, uyuşturucular ve sigara gibi diğer zararlı alışkanlıklar gerek fert, gerekse toplumların sağlığını ciddî derecede tehdit eden unsurların başında yer alır. Oysa sağlığın korunması, İslâmiyet'in muhafazasını istediği beş gayeden biridir. Hastalıktan sakınmak, sağlıklı yaşamaya gayret etmek dînî bir sorumluluktur. Zira her şey sağlıklı olmaya bağlıdır. Sağlık, Allah’ın kullarına verdiği büyük bir nimettir. Cenab-ı Hak âyet-i kerimede:

“Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayınız.” (Bakara, 2/195)

buyurmak suretiyle, insanoğlunun kendisini tehlikeye atacak, sağlığını kaybettirecek veya hayatına zarar verecek hususlardan kaçınması gerektiğini belirtmiştir. Yukarıda ifade edilen zararlı alışkanlıklar sadece fertlerin hayatlarıyla sınırlı kalmayıp, toplumların da etkilenmesine neden olmakta, toplum sağlığını da tehdit etmektedir. Nereden bakılırsa bakılsın, alkol, sigara, uyuşturucu vb. alışkanlıklar, kişi ve toplumları felaketin pençesine atmaktadır.

Sağlığımızla birlikte heba ettiğimiz diğer bir nimet de vakitlerimizdir. Bu da Allah Teâlâ’nın bize verdiği ve sermaye niteliğindeki ömrümüzün tüketilmesi demektir. Müslümanın boşa harcayacak vakti olmamalıdır. "Boş vakit" tabirini zaruri işler, yapılması gereken vazifelerden arta kalan vakit olarak anlamak gerekir. Bu gün özellikle televizyonlar kitleleri adeta esir almış durumdadır. Sabahın ilk saatlerinden itibaren, gece yarılarına kadar dizi takip etme endişesiyle televizyonların karşısından ayrılmayanlar, kendileri için çok değerli olan zamanlarını öldürmekte, vakitlerini tamamen atıl hale getirmektedirler. Oysa

“İki günü eşit olan zarardadır.” (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 323)

hadisinin ışığında vakitlerimizi değerlendirerek, kendimizi her açıdan yetiştirecek çaba ve araştırmanın içinde olmamız gerekir. Toplum olarak en az kitap okuyanlar arasında ön sıraları almaktayız.

Kahvehanelerde kağıt oynayan, atari salonlarında kumar tahminleri yapan, eğlence köşelerinde vakitlerini heba eden insanımızın, özellikle de gençlerimizin halini gördükçe vaktin değil, ömrün ne kadar basite alındığını üzülerek müşahede etmekteyiz. “Allah müsrifleri sevmez.” ifadesinin içine bunları da katmak sanırım yanlış olmaz.

Aklı selim sahibi herkes hayatını şu hadisin ışığında değerlendirmelidir:

“Beş şey gelmezden önce beş şeyin kıymetini bil: Ölüm gelmezden önce hayatın, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, yaşlılıktan önce gençliğin ve fakirlikten önce zenginliğin.”(Münavî, Feyzu’l-Kadîr, 2/16)

Yukarıdaki hadiste ifade edilen, hayat, sağlık, boş vakit, gençlik ve zenginlik Allah Teâlâ'nın insanlara hazine değerinde vermiş olduğu nimetlerdir. Nimetlerin şükrü eda edildikçe, Allah onları artıracak, yoksa bütün bu güzellikler bir gün elimizden kaybolabilir.

İsrafa Karşı Alınacak Tedbirler

İsraf yapan, maddî ve manevî servetleri hoyratça kullanan varlık, insanın bizzat kendisi olduğundan dolayı, öncelikle alınacak tedbirlerin başında insanın bu konuda eğitimi gelmektedir. Zira her sahada iyi yetişmiş insan, hayatın, sağlığın, gençliğin ve vaktin kıymetini bilerek yaşamını devam ettirecek, tembellikten, ataletten sıyrılarak üretken bir insan olarak içinde yaşadığı toplumun yararına çalışacaktır.

İnsan öncelikle kendisini tanıyarak değerini bilmeli, maddî ve manevî servetlerini yerinde kullanabilmeli ki, kendisi dışındakilere de aynı gözle bakıp onlara da aynı değeri verebilsin. Bu konuda toplumun en üst birimlerinden başlayarak her kadamedeki insana bir takırn görevler düşmektedir. Gerek okul, aile, cami ve diğer müesseseler de görevli olan kişiler, küçük büyük bütün insanımıza israfın zararlarını her zeminde anlatmalı, bu kişiler tutumlu olmanın gereğine inandırılıp, tasarrufa yönlendirilmelidir.

İsrafın önlenmesinde dinî eğitimin oynayacağı rol asla inkar edilemez. Zira Müslümanlar, gerçek anlamda Kur'an ve Sünnetin öğretilerine kulak vermiş, hayatlarını buna göre düzenlemiş olsalar israfa sürüklenmeleri o derece imkansız hale gelir. Çünkü insanın gösterişe, servet ve bolluğa aşırı meyline karşılık, dinimiz kanaatkâr olmayı, Allah'ın ihsan ettiği ile yetinip şükrü elden bırakmamayı tavsiye etmektedir. Zira kanaat tükenmeyen bir hazinedir. Kanaat, kişiyi aynı zamanda tutumlu olmaya da yöneltir ki, bu savurganlığa karşı yapılacak en yerinde bir tavırdır. Hz. Peygamber (asm) de:

“Harcamada tutumluluk, geçimin yarısıdır.” (el-Fethul Kebir, 1/507)

buyurarak tutumlu olmanın önemine dikkatlerimizi çekmektedir. Tutumlu olan insanın müsrif olması düşünülemez. Tutumlu olmak cimri olmak da değildir. Zira tutumluluk ölçülü olmaktır. İsrafa sebep olan hususları belirtirken, bu konuda kişilerin lüks ve bolluğa düşkünlüğünün büyük rol oynadığını ifade etmiştik. Bunda da özentinin büyük etkisi vardır. Özenti, insanın hiç düşünmeden kendisini büyük külfetler altına sokmasına sebep olabilecek bir durumdur. Neticenin ise daima israfla sonuçlanmasına yol açar. Kişi maddî konularda daima kendinden daha aşağıda olanları düşünmelidir. Doğru olan da budur. Nitekim Hz. Peygamber (asm):

“(Dünyaca) kendinizden aşağıda olanlara bakınız. Sizden üstün olanlara bakmayınız. Elinizde olan Allah’ın nimetini hor görmemenize en yarayışlısı budur.” (Müslim, Zühd 9) buyurmaktadır.

Hayatımızda Hz. Peygamber (asm)'in ifade etmiş olduğu bu ölçüyü tam olarak bir benimseyebilsek, hem elimizdeki mevcut sahip olduğumuz nimetlerin değerini idrak etmiş olacağız, hem de bu anlayış, bizi özenti ve israftan koruyacaktır. Bunun yanısıra mümkün mertebe sade bir hayatı benimsemek ve bunu prensip haline getirmek, israfla mücadelede önemli bir adımdır. Zaten Hz. Peygamber (asm)'in sünneti de bunu gerektirir. Zira O, gerek İslâm’ın en sıkıntılı dönemlerinde, gerekse zaferler ve ganimetlerle İslâm toplumunun refah seviyesinin yükseldiği zamanlarda daima sadeliği tercih etmiş, her alanda olduğu gibi bunda da insanlara örnek olmuştur.

Netice olarak israf, dinin yasaklamış olduğu bir husustur. Dolayısıyla hangi noktada olursa olsun bu yasağı çiğnemek, itidal sınırlarını aşmak, Allah’ın emrine itaatsizlik demektir. O’nun sevgi ve rızasını kaybetmeyi göze almaktır. İsrafın sebep olduğu zararların ilki ve en büyüğü bu manevî kayıptır demek mümkündür. Diğer taraftan israf, hem fertleri ve hem de toplumun huzur ve mutluluğunu gölgeleyen etkenlerin başında gelmektedir. Bol harcamaya, tutumsuzluğa yenik düşen insanlar sadece ellerindeki nimetlerin değil, toplumun malı olan millî servetin de kıymetini bilmeyeceklerdir. Düşüncesizce yapılan tüketimler neticede kişi ve toplumların sahip oldukları maddî refah seviyesinin çok daha alt seviyelere inmelerine sebep olacaktır. Bu sebeple israfı, kişilerin ve toplumun geleceğini tehdit eden büyük bir tehlike olarak görmek ve ona karşı gerekli olan tedbirleri almak önemli bir vazifedir. Ancak bunu başarabilmek için öncelikle israfın zararlı olduğuna gerçekten inanmak gerekir. Bu konuda gereken hassasiyet gösterilmez ve acil tedbirler alınmazsa, dünyadaki doğal kaynakların, tüm çevrenin ve neticede hayatın yok olmasına seyirci kalınmış olacaktır. Yazımızı bitirirken bizzat Allah Teâlâ tarafından bizlere öğretilen şu duayı burada zikretmek yerinde olur:

“...Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, sebatımızı arttır, inkarcı topluluğa karşı bize yardım et.” ((Al-i imran, 3/147))

Warning: Table 'yenisis_dr.content_field_yazar' doesn't exist in /home/yenisis/domains/sorularlaislamiyet.com/public_html/m/db/ez_sql_mysql.php on line 204 Warning: Table 'yenisis_dr.term_node' doesn't exist in /home/yenisis/domains/sorularlaislamiyet.com/public_html/m/db/ez_sql_mysql.php on line 204
Sayaç : 23145
Normal sitede gör