Nübüvvet ve nübüvvetin adalet, ibadet, haşir ve tevhid ile bağlantısını açıklar mısınız? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Nübüvvet ve nübüvvetin adalet, ibadet, haşir ve tevhid ile bağlantısını açıklar mısınız?

Sorunun Detayı
Nübüvvet ve nübüvvetin adalet, ibadet, haşir ve tevhid ile bağlantısını açıklar mısınız?
Cevap

Nübüvvet, haber almak manasına gelir. Allah tarafından vahiy gibi hususî bir iletişimle kendisine ilahî haberler, mesajlar ulaştırılan kimseye nebi denir. Hz. Muhammed (a.s.m) hem nebidir; vahiy almıştır, hem resuldür; ilahî vahyi diğer insanlara tebliğ etmekle yükümlüdür.

Bir ülkenin başka bir ülke nezdinde elçisi olan bir kimsenin bu elçiliğini gösteren resmî bilgiler, alametler, mühürlü evraklar gerekli olduğu gibi, bir peygamberin de Allah’ın elçisi olduğunu gösteren resmi bilgiler, mühürlü evraklar, elçilik alameti olacak nişanların olması gerekir. Her peygambere kendisinin gerçek elçi olduğunu gösteren mucizeler verilmiştir.

Hz. Muhammed (a.s.m)’in elinde bulunan Kur’an i’caz/mucizevîlik sikkesiyle Allah tarafından mühürlenmiştir. İhtiva ettiği bilgiler, onun ilahî bir kitap olduğunun göstergesidir. İslam alimlerinin bildirdiğine göre, Hz. Muhammed (a.s.m)’in elçiliğinin delilleri binden fazladır. Fakat en büyük mucizesi, kıyamete kadar varlığını sürdüren ve muhtevasıyla Allah’ın kitabı olduğunu ispat eden Kur’an-ı Hakim'dir.

Herhangi bir elçi prensip olarak devletin talimatı dışında hareket etmesi söz konusu olmadığı gibi, Allah’ın elçisinin de Allah’ın emirleri dışında hareket etmesi mümkün değildir. Bunu en güzel ifade eden Hz. Aişe anamızdır.

Resulullah’ın ahlakını sorunlara, 

“O'nun ahlakı Kur’an’dır.”(bk. Müslim, Müsafirin, 139)

diye cevap vermiştir. Bundan anlıyoruz ki, Kur’an ve sünnet iç içe girmiş birer elçilik formasıdır. Hz. Muhammed(a.s.m) Kur’an’da öğrendiklerini hayatına tatbik etmiş ve bu tatbiki de sünnet olarak karşımız çıkmıştır. Demek ki, Muhammedî nübüvvetin iki kanadı var; Kitab ve Sünnet.

Nübüvvet-Adalet İlişkisi:

Adalet, her şeyin hakkettiği yerde olmasına imkân vermek, değişik varlıklar arasında ölçülü dengeler sağlamaktan ibarettir. Allah mutlak adaletinin bir tezahürü olarak, evrendeki her şeyi yerli yerince koyup yerleştirdiği, her şeyi kabiliyetine göre istihdam ettiği, jeolojik ve -Kopernik’in keşfettiği- sistemler ve gök cisimleri arasında var olan kozmik dengeleri -tekîvinî kanunlarıyla-sağladığı gibi, insanlık camiasında da olması gereken adalet anlayışını, zengin-fakir gibi değişik katmanlar arasındaki dengeleri de nübüvvet yoluyla gönderdiği -teşrii kanunlarıyla- sağlamıştır. 

“Şu kesindir ki Biz resullerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resullerle beraber kitap ve adalet terazisi indirdik. Mahiyetinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan demiri de kullanmaları ve Allah’ı görmedikleri halde O’nun dinini ve peygamberlerini, kimlerin bu kuvvet ile destekleyeceğini bilip ortaya çıkarmak için, büyük bir nimet olarak indirdik. Unutmayın ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak galiptir.”(Hadid, 57/25)

mealindeki ayet,  nübüvvetin önemli bir tezahürü adaletin tesisi olduğunu göstermektedir.

Nübüvvet-İbadet İlişkisi:

İnsanların fıtratında, yaratılışında, vicdanlarında aşkın bir güç sahibine tapma, ibadet etme duygusu vardır. Eskiden beri doğru yolu kaybedenlerin bile bir şekilde yapmacık bir ilaha tapmaları bunun açık göstergesidir. “Eğer Allah vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.” şeklindeki ilmî ve tecrübî düsturun bir yansıması olarak, insanların vicdanına tapma arzusunu yerleştiren Allah, bu duygularını doğru olarak tatmin etmeleri için de peygamberler göndermiş ve peygamberlerin gösterdiği şekilde gerçek Mabud olan Allah’a ibadet etmelerini ön görmüştür. Nübüvvet zaviyesinden hak ve hakikate yol açılmış ve

“Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 51/56)

mealindeki ayet ve benzeri ayetlerle doğru ibadetin rotası çizilmiştir.

Nübüvvet-Haşir İlişkisi:

Nübüvvet, Allah ile kulları arasında bir iletişim hattıdır. Bu nübüvvet hattıyla Allah kullarına bazı görevler vermiş ve bu görevleri yerine getirenlere verilecek mükâfatalar söz verilmiştir.  Bu mükâfatın yeri, ölümden sonra varacağımız mahşer meydanıdır.

Her padişahın itaat eden raiyyelerine mükâfatı, isyan edenlere ise mücazatı/cezası vardır. Bu gün her devlet itaat eden, görevini yapan çalışanlarına, memurlarına maaş verirken, isyan edenlere, teröristlere de ceza vermektedir. Çünkü,  bir devletin adalet ve şefkatini, merhamet ve inayetini muhafaza eden faktör, itaat eden yurttaşlarına kol-kanat germek, onları himaye etmek ve mükâfatlandırmak ve emekli oldukları zaman da ikramiye ve emekli maaşına bağlamak olduğu gibi, isyan eden, devlet otoritesini tanımayan anarşistlere de devletin gücünü, kuvvetini göstermek ve onlara da hakkettikleri cezayı vermek de devletin izzet ve haysiyetini korumanın olmazsa olmaz şartıdır.

İşte bunun gibi Allah da nübüvvet vasıtasıyla itaat eden kullarına bir sevap maaşını, bir cennet ikramiyesini, isyan eden ve elçilerini tanımayan kullarına da hapis cezasını vereceğini vaadetmiştir. Allah elbette sözünden caymaz. Bunun gerçekleşmesi ise, ancak haşirle mümkündür. Buna göre denilebilir ki, madem nübüvvet var, elbette haşir de olacaktır.

“Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şahit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna dâvet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik. Sen, müminlere Allah’tan büyük bir lütfa nail olacaklarını müjdele!”(Ahzab, 33/45-47)

mealindeki ayetlerde nübüvvetin adalet, ibadet ve haşirle olan ilişkileri gözler önüne serilmiştir.

Nübüvvet-Tevhid İlişkisi:

Nübüvvetin varlığı, tevhid inancının gözle görünen bir göstergesidir. Çünkü, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (a.s.m)’e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin en başta gelen davetleri, Allah’ın birliği anlamına gelen tevhid akidesine yönelik olmuştur. Zaten Allah lafza-i celal kullanıldığı zaman, tek olan gerçek ilah ve yegâne hakiki mabud akla gelir. Şuara suresinde söz konusu edilen peygamberlerin ortak olarak seslendirdiği mesajlara bir misal olarak şu ayetlere bakabiliriz: 

“Nûh’un halkı da gönderilen resulleri yalancı saydı. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: 'Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.  Öyleyse (yegâne Mabud olan) Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir. Haydi öyleyse! Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!..'”(Şuara, 26/105-110).

Kur’an’da esas itibariyle Allah’ın varlığı değil, birliği ispat edilir. Çünkü, müşrikler bile Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlar. Onun için birkaç ayet dışında Allah’ın varlığı hakkında bir beyan söz konusu değildir. Onlardan birisi,

“Peygamberleri onlara: ‘Hiç gökleri ve yeri yaratan yüce Yaratıcı hakkında şüphe edilebilir mi?’ dediler.”(İbrahim, 14/10)

mealindeki ayettir. Bu ayette istifham/soru sitilinin kullanılması, Allah’ın varlığı hakkında şüpheye yer olmadığını göstermek içindir. Materyalist felsefe akımına takılan pozitivist ve ateistlerin bu düşüncelerinin genel bir şekil alması üç yüz yılı geçmez. Şu anda bu deccaliyet ve süfyaniyyetin zirveye çıkmış zırvaları artık deforme olmaya başlamıştır. Müspet ilmin keşifleri arttıkça, tevhid inancı da doğru orantılı olarak artacaktır.

Hud suresinde yer alan ve değişik peygamberlerin seslendirdiği bir çağrıya yer veren ayetlerden bir tanesini örnek olsun diye veriyoruz:

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u peygamber olarak gönderdik. O da: 'Ey benim halkım! Yalnız Allah’a ibadet edin, zaten sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Siz şirk koşmakla iftira etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz!'(Hud, 11/50; ayrıca bu surenin 61, 84. ayetlerine de bakınız).

Özetlersek, nübüvvetin en temel gayesi tevhid dersini vermektir. Bir yerde elçi varsa, o elçiyi gönderen biri vardır. Elçi, kendisini gönderen sahibine aykırı davranması söz konusu olamayacağına göre, bütün peygamberlerin bir ağızdan vurguladıkları “tevhid” inancı, güneş gibi akıllı gönüllere yansıyacaktır. Özellikle, elindeki Kur’an’la nübüvvetini ispat eden ve bütün muarızlarına meydan okuyan Hz. Muhammed (a.s.m)’in tevhidi vurgulaması, gündüzün güneşe delaleti gibi, nübüvveti tevhid inancına delalet etmektedir. Aşağıda meallerini verdiğimiz şu iki ayet penceresinden tevhid ile nübüvvet arasındaki bağlantıyı görmek zor olmasa gerektir:

“Yoksa 'Kur’ân’ı kendisi uydurmuş.' mu diyorlar. De ki: 'İddianızda tutarlı iseniz, haydi ona benzer on sûre getirin, isterse kendi uydurmanız olsun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın! Eğer bu dâvetinizi kabul etmezlerse, bilin ki o ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Artık hakka teslim olup Müslüman oluyorsunuz değil mi?'”(Hud, 11/13-14).

Sayaç : 3699
Normal sitede gör