Niçin inanmalı? İnanmak neye yarar? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Niçin inanmalı? İnanmak neye yarar?

Sorunun Detayı
Niçin inanmalı? İnanmak neye yarar?
Cevap

- “İnanmak” demek, bir şeyin doğru olduğuna kesin kanaat getirmek demektir. Kesin delillerin gösterdiği bir şeye inanan kimsenin inanıp inanmamak gibi bir tercih lüksü olamaz. Örneğin, bir kimsenin gündüzün ortasında bulutsuz bir havada gördüğü güneşi görmezlikten gelmesi imkânsızdır; “İnansam mı, inanmasam mı?” diye bir tereddüdü olamaz. Bunun gibi, ilmin ışığı altında akıl gözüyle görülen bir hakikat güneşinin varlığında tereddüt etmek, cehalet göstergesidir.

İslam inancının temelinde Allah’a ve ahirete inanmak yatar. Bunlara -hakkıyla- inanmak ise, ancak Hz. Muhammed’in Allah’ın hak elçisi ve Kur’an’ın da Allah’ın hak sözü olduğuna inanmakla gerçekleşir. Buna göre bu inancın temel kaynağı Kur’an'dır. Çünkü, Kur’an hem beden gözüyle gördüğümüz, elle tuttuğumuz bir kitap hem de akıl ve gönül gözüyle semavî, ilahî kimliğini müşahede ettiğimiz bir mucizeler hazinesidir. O halde, İslam’a inanmak Kur’an’ın dediklerine inanmak demektir.

- Bir öğrenci ders çalışmanın öneminden ve sınıfta kalmanın acı sonuçlarından gaflet ettiğinde, günlerini arkadaşlarıyla gülerek, eğlenerek geçirir. Gerçeklere göz kapamak, ölümle başlayan hesap ve azap safhalarını unutmak da gafil insanlara bu fani dünyada geçici bir zevk verebilir. Bunlar “zehirli bala” benzer.

- Kur’an bize şunu kesin ve açık bir dille ve defalarca yüzlerce ayetinde beyan ediyor ki, İslam dinine inanan kimse, bu inancı doğrultusunda hareket ettiği takdirde, ahiret yurdunda ebedî bir mutluluk hayatı yaşayacağı cennette, bir daha asla ölmeyecek ve hiç bir kederi olmayacaktır. Buna mukabil, kim İslam’ın ortaya koyduğu gerçeklere inanmazsa ebedî olarak cehennemde kalmaya mahkum olacaktır.

Şimdi bu iki gerçeğe; yani inanmanın sonucu cennete girmek, inanmamanın akıbeti ise cehennemde azap çekmek olduğuna gerçekten inanan bir kimsenin bu konuda lakayıt kalması, “Bana ne, boş ver; bu tür şeyler beni ilgilendirmez, ben keyfime bakarım, bunları düşünmekle kendimi sıkıntıya sokmam...” demesi mümkün müdür?

İki günlük hapis korkusuyla nefsinin önemli keyif ve zevklerini bırakmak zorunda olduğunu hisseden bir kimsenin, cehennem hapsi karşısında vurdumduymaz olarak davranması olacak iş mi?

Kısacık dünya hayatı uğruna -deyiş yerindeyse- gece gündüz demeden çalılışıp bir çok zorlukları göğüsleyen bir kimsenin, cennet gibi ebedî bir yurdu kazandıran bir yolda yürümemesine hangi akıl imkân verir?

- İnsanın kalp ve aklında neler hükmedip yerleşmiş ise, o hükme göre olayları yorumlayıp algılaması insan fıtratının değişmez bir prensibidir. Mesela, pesimist (karamsar) bir kimse her şeyi karamsar olarak okur ve anlar, hayatı da ona göre şekillenir. Optimist (iyimser) bir kimse ise her şeyi iyimserlik penceresinden izler, hayatı da ona göre algılar. Kırmızı gözlük nasıl eşyayı kırmızı gösteriyor ise, siyah gözlük de eşyayı siyah gösterir.

İnançsız kimse, kainatı anlamsız, işe yaramaz ve tesadüfün oyuncağı olarak gördüğü için, her şey ona azaplı ve sıkıntılı olarak yansır. Mümin ise her şeyin anlamlı, faydalı ve Allah’ın tedbir ve idaresinde olduğunu bildiği için, her şey ona sevimli ve huzurlu olarak yansır.

Hz. Muhammed’in (asm) getirdiği iman nuru ve İslam ışığı olmasa idi insanlık, kainatı ve kainatta cereyan eden olayları doğru okuyamayacak ve doğru anlayamayacaktı. Böylece insanlık müthiş bir karanlık ve ümitsizlik içinde kalacaktı.

Örneğin ahirete inancı olmayan kimse, ölümü bir hiçlik ve yokluk olarak görür. Kabri ise yokluk kuyusu olarak algılar. İman nuru olan bir kimse ise, bu nur ile ölümü ebedi bir alemin başlangıcı, kabri ise saadeti ebediyenin bir girişi, bir kapısı olarak görür. Ölümü dehşetli ve ayrılık acısının kaynağı olarak değil, dost ve ahbaplara kavuşmanın bir aracı olduğunu anlar.

İnançsız kimse, kainatın tamamında geçerli olan fenayı ve yokluğu, cenaze çıkmış bir ev gibi yaslı ve matemli olarak görür. Her şeyi ve her varlığı düşman ve yabancı gibi algılar. İman nuryla aydınlanan bir kalp gözü ise, kainatı yaslı ve matemli bir ev olarak değil, vazifesini bitirmiş ve asıl vatanına dönmek için can atan neşeli bir kışla gibi görür. Her varlığı Allah’ın vazifeli bir askeri ve memuru olarak bir yabancı ve düşman değil, bir dost ve ahbap şeklinde algılanır.

Ayrıca insan, fıtratı gereği diğerkâmdır. Yani insan başkalarının lezzeti ile mutlu olan, azabı ile acı çeken sosyal bir varlıktır. Herkes azap içinde iken, insanın hayattan lezzet alması mümkün değildir.

Halbuki inaçsız, her şeyi anlamsız ve yokluğa mahkum zavallılar şeklinde gördüğü için, kainat onun bakış açısına göre genel bir yas evi gibidir. Herkesi ağlayan yetimler şeklinde algılıar. Böyle bir halet içinde mutlu olabilmek için ya akıl ve duyguları susturup hayvan gibi olmak ya da etrafında acı çekenleri umursamayacak kadar katı bir kalp sahibi bulunmak gerekir. Her iki durum da imkansız olduğu için, inkar ve inaçsızlıkka gerçek mutluluğu yakalmak mümkün değidlir.

Güneşin şaşalı ışıklarından ve renklerinden rahatsız olup gözünü kapatan kişi, sadece kendine gece yapar…

- Şunu da unutmayalım ki, amcası Ebu Tâlib’i imana getiremediği için çok üzülen Hz. Peygamber’e Allah şu mealdeki ayetiyle onu hem uyarmış hem de teselli vermiştir:

“Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lâkin ancak Allah dilediğini doğruya ulaştırır. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.”(Kasas, 28/56).

Evet, şu bir gerçektir ki, cennet adam istediği gibi, cehennem de adam ister. Cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzumsuz değildir. Biz elimizden gelen gayreti gösteririz, fakat hidayetin Allah’ın elinde olduğunu unutmayacağız...

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah'a imanın maddi ve manevi faydaları nelerdir?

"Öldükten sonra dirilme" ye inanmanın dünya hayatı yönünden faydaları nelerdir?

Ahirete imanın toplum ve fert açısından önemi ve faydaları nelerdir?

Sayaç : 3205
Normal sitede gör