Kabre karşı dua etmek ve o kabirde metfun / gömülü olan zattan şefaat beklemek şirk midir? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Kabre karşı dua etmek ve o kabirde metfun / gömülü olan zattan şefaat beklemek şirk midir?

Sorunun Detayı
Kabre karşı dua etmek ve o kabirde metfun / gömülü olan zattan şefaat beklemek şirk midir?
Cevap

Hak ve hayır, vasat olan, orta olan, doğru olan yoldadır. Onun için nefis daima aşırılığa meyleder, uçlarda dolaşmak ister. İfrat ve tefrit, aşırılığın iki zıt kutbu. Birincisinde ileriye ve yukarıya, ikincisinde ise geriye yahut aşağıya doğru gidilir.

İfrat ve tefritin at oynattığı meydanlardan biri de “şefaat” meselesi. Bazılarını görürsünüz. Allah’ın sevgili kullarının türbelerine o kadar aşırı ve ölçüsüz rağbet gösterirler ki, sanki ne kadar günah işlerlerse işlesinler orada metfun zât, onları affetmeye güç yetirirmiş gibi... Bazılarını da görürsünüz, birincilerin aksine, evliyayı inkâr ederler, kabristanları yerle bir etmeği en büyük İslâmî hizmet sayarlar. Kabir ziyaretine karşı çıkar, kabre doğru dua etmeyi şirk sayarlar. Bunların ikisi de aşırı ve ikisi de İslâm’ın ruhundan uzak davranışlar.

Şirk, Allah’a ortak koşma cinayetidir. Bununla daha çok, tevhit inancından sapma ve birden fazla ilâha inanma kastedilir. Zaten şirkin en dehşetli derecesi ve aftan mahrumiyete götüren şekli de budur.

Bir de şirk-i hafî var, yâni gizli şirk. Bunda Allah’ın zâtı bir bilinmekle beraber, sebeplere, vasıtalara o kadar fazla önem verilir ki, bunlar kişinin kalp âleminde sanki Cenâb-ı Hakk’a ortakmışçasına bir değer kazanırlar. Şefaatle ilgili tartışmalar da şirkin bu ikinci şekli üzerinde cereyan eder.

Burada gözden kaçan ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir hakikat var: Allah, birçok icraatlarını sebepler dairesinde yürütüyor. Bu, Onun kutsi hikmetinin bir gereği. Sebepleri yaratan da Odur, belli vazifelerde çalıştırılan da. O hâlde, sebep ne inkâr edilecek, ne de ona olduğundan fazla önem verilecektir. Bunların biri ifrat, diğeri ise tefrit. Ve ikisi de sırat-ı müstakimden uzak.

“Bahçemdeki falan ağaç, bu sene şu kadar meyve verdi.”, diyen adam, ağacı da meyveyi de Allah’ın yarattığını bilir. Kendisine sorduğumuzda bunu böylece ifade eder. Ama meyveyi ağacın eliyle aldığı için konuşmasında, mecaz olarak, bu ifadeyi kullanmıştır. Şimdi, bu adama: “Sen şirke düştün, ağacı Allah’a, -haşa- ortak koştun.” diyen adam ifrattadır.

İnsanlara rahmet eden, onları rızıklandıran Allah’tır; ama ağacı bu rahmetine vesile etmiş, sebep kılmıştır. Aynı şekilde, güneşi de zemin yüzünün aydınlanmasına sebep kılmıştır. Maddî rızıklara ve ışıklara böyle sebepler yaratan Allah’ın, manevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde değerlendirilmeli...

“Her hayır Allah’ın elindedir.” hakikatince, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin elinde Onun vermediği bir hayır olamaz. Eğer Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle veriyorsa, biz o hayırda yine Onun rahmetini görür, şükrümüzü Ona yaparız. Bu bizim tevhit inancımızın gereğidir.

Affa mazhar olmak da bir hayır... Bu da ancak Allah’tan beklenir. Bir peygamberin yahut bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişçesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak, elbette İslâm’ın tevhit ruhuna zıttır ve bunu tasvip etmek de mümkün değildir. Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yâ Rabbi beni bu zâtların hürmetine bağışla.” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur.

İbrahim aleyhisselâmın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları da anlaşılacak bir mantık değil...

Birtakım kimseler, şefaati inkâr ederlerken karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar. İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba bu hususta tefsir âlimleri ne buyurmuşlar ?” diye lütfen merak bile etmiyorlar. Arapça bilmelerine güvenerek, yahut sadece meal okuyarak yanlış sonuçlara varıyorlar.

Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaate göre, kişinin doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçi kabul ediyorlardı. İşte şefaati reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir. Bir misal:

“Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler. De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz)?!." (Zümer, 39/43)

Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve mahşer meydanının, Resulullah Efendimize (asm.) şefaat müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder.

Bu âyet-i kerimelerden bir misal:

“Öyle bir günden korunun ki, o günde hiç kimse hiç kimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçi kabul edilir ne de bir fidye alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara, 2/48)

Bir çok âyetler de şefaatin hak olduğunu açıkça beyan buyururlar. Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’ın izni ile ve Onun razı olduğu kullara yapılabilir.

Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı:

“Onun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez.” (Sebe’, 34/23)

“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaati hiçbir işe yaramaz.” (Necm, 53/26)

“O gün, ruh (Cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe, 78/38)

“Onun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!..”(Bakara, 2/255)

Bu âyet-i kerimeler şefaatin hak olduğunu açıkça ifade ettiği hâlde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi salâhiyetle ve neye dayanarak karşı çıkabilir!?..

Sayaç : 11574
Normal sitede gör