İbn Teymiye, Seyyid Kutub, Mevdudi, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşit Rıza, Fazlurrahman ve Ali Şeriati hakkında bilgi verir misiniz? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

İbn Teymiye, Seyyid Kutub, Mevdudi, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşit Rıza, Fazlurrahman ve Ali Şeriati hakkında bilgi verir misiniz?

Sorunun Detayı
İbn Teymiye, Seyyid Kutub, Mevdudi, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşit Rıza, Fazlurrahman ve Ali Şeriati hakkında bilgi verir misiniz?
Cevap

İbn Teymiye

Hicri VII. yüzyıl sonunda Selef akidesini ihya için faaliyet gösteren İbn Teymiye (v. 728/1328)’ ilim ve düsünce adamlarından en fazla tenkit edilenlerden biridir. Selefiyye mezhebini savunmak, inanç sistemini sahabe ve tabiin zamanındaki şekle çevirmek isteğiyle yola çıkan İbn Teymiye, zaruri olarak nakli tercih etmiştir. Ona göre Kur’ân ve sünnetten başka kurtuluş yolu yoktur. Bu sebeple akıl, naklin karşısına konulamaz. Esas olan nakildir; akıl ise idrak ve tasdik edicidir. Onun en çok tenkit edildiği yönü, bid’at hakkındaki görüşleridir.

Ancak bunu, içinde bulunduğu toplumun bu konudaki aşırılıklardan kurtarmaya yönelik olduğu şeklinde izah etmek mümkündür. Onun bu konudaki görüşleri, ileride bir kısım ekoller tarafından çığrından çıkartılmış ve onun itidalli mecrasından uzaklaştırılmıştır. Belki de onun yazmadığı bir kısım hususlar onun adı kullanılarak neşredilmiş de olabilir. Zira İbn Teymiye’nin çizdiği genel düşünce içinde özellikle bidatla ilgili bir kısım ona isnad edilen görüşleri tereddütlü hale getirmektedir.

Ayrıca şunu da ifade edelim ki, Moğollar’a karşı hem kılıcı ve de genel olarak kalemi ile İslam’a hizmet eden ve pek çok hacimli eser kaleme alan bu şahıs, sonuç olarak Masumiyet (İsmet) sıfatına haiz değildir. Onun da bir kısım farklı düşünceleri olabilir. Kaldı ki bunlar sonuçta bir yorumdur ve kendisine aittir.

Ehl-i sünnete uymayan görüşleri varsa, onları almadan diğer fikir ve düşüncelerinden istifade edilebilir.

Ayrıca fikirlerini, sitesine ve yayınlarına alanların daha dikkatli olmaları gerekir. Eğer varsa ehli-i sünnete aykırı düşünceleri onları da ayıklamaları veya o fikirlere dikkat çekmeleri en uygun yoldur.

Ancak bazı hatalarının olması onlardan istifade etmemize engel değildir. Çünkü, bir bahçede çürük birkaç meyvenin olması, bütün bahçenin çürüklüğünü göstermez. Aynı şekilde bir hazinede birkaç sahte para bulunmakla hazinenin değeri düşmez.

Yüzlerce kitabından ikisi: Minhâcü’s-Sünne, Mecmû u Fetâvâ.

Seyyid Kutub

Hacı İbrahim Kutub'un oğlu olan Seyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasına bağlı Kalıa köyünde dünyaya geldi. Babası köyde, sayılan bir kişi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi. O zaman bu partinin başkanlığında Mustafa Kamil vardı. Hacı İbrahim Kutup ziraatla uğraşır, elde ettiği mahsulün bir kısmını satar bir kısmını da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub'a terbiyesiyle, sevgi ve şefkatiyle çok tesir et mişti.

Seyyid Kutup'un Hamide ve Emine adlı iki kız kardeşiyle Muhammed adında küçük bir de erkek kardeşi vardı. Daha Kahire'de okurken babasını kaybedince, annesinin ve kardeşlerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yıkılmış oluyordu. O da bu durumdan oldukça sıkılmıştı. Bu sıkıntıdan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire'ye taşınmaya razı etti ve Kahire`ye taşındılar. 1940'da annesinin ani vefatı Seyid Kutup'u oldukça etkilemişti. Kendisini hayatta yalnız hissetmeye başladı. Bu konudaki duygularını bizzat kendisi bazı kitaplarında anlatmaktadır.

1949 yılında ABD'ye gitmiştir. Bu dönem boyunca Amerikan yaşam tarzını ve toplumunu, tanık olduğu ırkçılığı eleştirmiş ve Amerikan medeniyetini primitif olarak görmüş ve reddetmiştir. Ayrıca, 1949 yılında, o yurtdışındayken, "İslam'da Sosyal Adalet" isimli eseri yayımlanmıştır. Bu eserinde gerçek sosyal adaletin İslam'da olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca yine ABD'deki yıllarında, daha önce kaleme almış olduğu edebi makale ve eserleri eleştiriyor, o dönemlerde sahip olduğu daha seküler olarak tanımlanabilecek edebiyat anlayışından ziyade, edebiyatın da kaynak olarak en başta İslam'ı alması gerektiğini savunuyordu.

Mısır'a döndüğünde, kamu hizmetinden ayrılıp İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler teşkilatına katılmıştır. Teşkilatın gazete ve dergilerinden devamlı olarak düşüncelerini aktarmaya çalışırken, teşkilatın genel düşüncesiyle kendi fikirleri arasındaki bazı farklılıklar ortaya çıksa da, bunlar ufak detaylardı. Cemal Abdül Nasır'a düzenlenen 1954 tarihli suikast girişimi nedeniyle birçok Müslüman Kardeşler üyesi gibi o da tutuklandı. Yargılama sonunda Seyyid Kutub'a on yıl ağır hapis cezası verilmiştir. Hapiste ileride büyük bir önem ve üne kavuşacak iki eseri olan, Kur'an tefsiri Fi zilâl-il-Kur'an ve Kutub'un siyasi ve düşünsel görüşlerinin en son ve bütününü ifade eden Yoldaki İşaretler`i kaleme almıştır. 1964'te serbest bırakıldıktan sonra, 1965'te tekrar tutuklandı. Bu kez de birçok Müslüman Kardeşler üyesi ile birlikte tutuklanmıştı ve tutuklanma nedeni devlete karşı bir darbe girişimi idi. 22 Ağustos 1966'da hakkında idam cezası verildi. Kararı Pakistan, İngiltere, Lübnan, Ürdün, Sudan ve Irak gibi ülkelerdeki birçok dini otorite ve grup tepkiyle karşılasa ve Nasır'ı kararından döndürmeye çalışsalar da Seyyid Kutub 29 Ağustos 1966'da idam edilmiştir.

Seyyid Kutub dönemi siyasi çalkantılar içerisinde geçmiştir. Eserlerinde bunun etkileri görülmektedir. Bu bakımdan bazı noktalarda hataları olsa bile kendisinden istifade edilebilir.

Mevdudi

Mevdudi, Haydarabat – Hindistan’da 1903 yılında doğmuş olup, babası tarafından İngiliz eğitiminin hakim olduğu resmi okullara gönderilmeksizin, özel öğretmenler aracılığı ile yetiştirildi.

Arapça, Farsça, Urduca ve İngilizce bilmekte idi. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdı. İslam birliğini tesis etmek için Hilafet’in tekrar ihyası için çalıştı. “İslam’da Cihad’, “İslam Hukuku ve Anayasası” ve “Dört Terim” adlı eserlerini kaleme aldı.

“Cemaat el-İslam” adlı teşkilatın kurucusudur. “Sünnet’in Hukuki Önemi” adlı eseri ile sünnet aleyhtarı görüşlere cevaplar vermiştir. Mısır’da el-Ezher üniversitesinin ıslahı için de bir ara çalışmıştır.

Mevdudi kendi çapında ve şartlarında İslam’a gönül vermiş ve hizmet etmiştir. Bir kısım kişiler tarafından sürekli tenkit edilmiştir. Bunlar ise adeta İslam’da bir değişiklik yapacağı şeklindeki tezlerle ortaya çıkmışlardır. Ancak İslam’ı asrın idrakı içinde temele dokunmaksızın anlatmak ve farklı metotlar kullanmak İslam’ı aslından uzaklaştırmak değildir.

Bütün bunlarla beraber Mevdudi de bir insandır ve küçük bazı hataları olabilir. Bu ise kendisinden istifade etmeyi engellemez.

Mevdudi, hadis, sünnet, sahabenin adaleti, peygamberlik, peygamberlerin ismeti, Hz. İsa’nın durumu, deccal konusu, Hz. Muaviye’nin ve Emeviler’in yönetimi, İslâm’ın devlet anlayışı, ictihad-taklid meselesi, müt‘a nikahı gibi konularda eleştirilmiştir.

Ehl-i sünnete uymayan görüşlerini almadan, diğer fikir ve düşüncelerinden istifade edilebilir.

Ayrıca sitesine ve yayınlarına fikirlerini alanların daha dikkatli olmaları gerekir. Eğer ehl-i sünnete aykırı düşünceleri varsa, onları da ayıklamaları veya o fikirlere dikkat çekmeleri en uygun yoldur.

Ancak bazı hatalarının olması onlardan istifade etmemize engel değildir.

Cemaleddin Efgani

İleri görüşlü ve açık fikirli bir bilgin, büyük bir mütefekkir olarak tanınan Cemaleddin Efgânî (1254-1314 / 1836-1897) her şeyden evvel şarkın uyandırıcılarından biridir. İslam alemine hürriyet fikrini aşılamış, Müslümanları uyandırmak için çalışmıştır. Hem muharrir hem de hatip bir kişi idi. Onun iki gayesi vardı:

- İslam’ı uyandırmak, ıslahat yapmak, medeniyet yolunu göstermek,
- Müslüman ülkelerini Avrupalıların siyasî ve iktisadî nüfuzundan kurtarmak.

O, Müslümanları cehalet karanlığından, gaflet bataklıklarından kurtarmak için çalıştı.

İstilacılara karşı amansız bir düşmandı. Milliyeti ile ilgili rivayetler muhteliftir. Mısır’a gitti orada uzun süre kalamayıp 1286/1870 yılında İstanbul’a geldi. Büyük camilerde vaazlar etti. Dâru’l-Fünun’da konferans verdi. İslam birliğinin tesisi için II. Abdülhamid Han tarafından görevli olarak İran’a gönderildi. Ancak İranlılar İslam Birliği ile ilgili teklifleri reddettiler.

Maalesef zaman zaman İslam dünyasında yapılan yanlışlıklardan biri tekfir meselesidir. Bu hususta Cemaleddin Afgani de tekfire muhatap olmuş olanlardan biridir. Mehmet Akif bu hususu şiddetle reddeder ve şöyle der: “Müslümanlıkta en güç bir şey varsa, o da bir adama dinsiz payesini vermekten ibaret olduğu halde fazlını, irfanını, ikbalini, şöhretini çekemediğimiz, yahut tarz-ı tefekkürünü kendi meşrebimize muvafık görmediğimiz kimseleri, bu hasbî rütbe ile nazardan düşürmek nedense bize pek kolay geliyor.(Mehmet Akif, Sırat-ı Müstakim, sayı 91, Cemaziyelevvel 1328 / Mayıs 1326)

Sonuç olarak Cemaleddin Afgani, zamanında yaşayan Müslümanların içinde bulundukları yanlışlıklardan ve gerilikten kurtarmak için gayret gösteren önemli simalardan biridir. (Geniş bilgi için bkz. Osman Keskioğlu, “Cemaleddin Efgânî”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, yıl 1962, Ankara 1963, s. 91 vd..; Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul 1997, s. 95 vd..)

Muhammed Abduh

Cemaleddin Afgani’nin en ünlü talebelerinden biridir. Mısır’da dini düşüncenin canlandırılmasında önemli rol oynamıştır. Aklı ön planda tutan bir görünüm sergilemiştir. 1294/1877 yılı Ezher Üniversitesinden alimlik belgesi aldı. O, şuursuzlukla mücadele etti ve Mısır’da her şeyden önce ahlaki eğitim ve fikrî hazırlık yapılması düşüncesindeydi. O, işgalcilere karşı idi ancak işgalcileri atmak için de dini düşüncede bir ıslah hareketine girmenin lüzumuna inanıyordu.

Abduh, Avrupa düşüncesini almanın yanında iki iş daha yapmıştır. Biri, yeni düşünceleri İslam düşüncesiyle karıştırıp ikisini barışık duruma getirmek, diğerisi de taklit ve taassup zincirlerinin kırılmasının dinsizliğe ve ahlaki temellerin gevşemesine neden olmasını önlemekti.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Muhammed Abduh, bir kısım modernist düşünceleri ile tenkit edilmekte ve bu tenkitlerin bir kısmı gerçekten yerinde olsa da genel anlamda geri kalmış olan Müslümanların tekrar terakkisi için çaba sarfetmiş bir şahıstır. Bize düşen iyi ve güzel gördüğümüz yönlerinden istifade edip, yanlış gördüğümüz konularda ise onu taklit etmemektir. Kaldı ki, o da taklitten insanları men etmekte idi. Bir de bu tarz düşünceye sahip olan kişileri kendi toplum yapısı içinde değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Hele hele en küçük bir şeyden tekfire yönelmek İslam’ın ruhu ile bağdaşacak şey değildir. (Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul 1997, s. 133 vd.)

Muhammed Reşit Rıza

Reşid Rıza da Abduh’un öğrencisidir. Cemaleddin Afgani ve Abduh’un fikirlerinin şiddetli savunucusudur. Onların fikirlerine ilave olarak çok farklı bir düşünceye sahip olmadığı bilinmektedir. Bir husus vardır ki, onu diğer yenilikçilerden ayırır. O da, hilafetin ıslahı ve ilk dönemki haline tekrar döndürülmesidir. Ona göre Müslümanların kurtuluşu, hilafetin Türklerden alınarak tekrar Araplara verilmesi ve halifenin de Araplar arasından seçim şekliyle tesbit edilmesine bağlıdır. (Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul 1997, s. 178-180)

Tekrar şu hususu vurgulamakta yarar vardır: Bu insanlar şüphesiz ki, ne melektir ne de masum sıfatına sahip olan bir peygamberdir. Bunların doğruları olabileceği gibi, şüphesiz yanlışları da vardır. Bazen bu içinde bulunduğu toplum yapısından, bazen etkisinde kaldığı bir kısım şahıslardan, bazen de içine düştüğü çok farklı ruh yapısından kaynaklanabilir. Kendi toplum yapısı için doğru olabilen bir şey diğer bir toplum için çok da doğru olmayabilir. Meseleyi bu açıdan değerlendirerek modernizm veya selefiyyeciliği artıları ve eksileri ile değerlendirmeli ve de özellikle kişilerin dini hassasiyetine de dikkat etmelidir. Şüphesiz İslam her çağa ve her farklı topluma hitap eder. Ancak bunun o asrın anlayışına uygun bir şekilde sunulması mutlak zarurettir. Bunu yaparken dikkat edilmesi gereken husus İslam’ın Kur’ân ve sahih sünnet eksenli yapılmasıdır. Bunun sunumunu yapacak olan da şüphesiz akıl sahibi olan insanlardır. Onun için aklı ve onun bir ürünü olan bilimi de dışlamak mümkün değildir.

Fazlurrahman

21 Eylül 1919'da Hindistan'ın (bugünkü Pakistan'ın kuzeybatısında bulunan) Hazara şehrinde, dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Mevlana Şihabuddin, Deobandî (Diyobendî) ekole mensup bir alimdi. Fazlur Rahman, ilk eğitimini babasından aldıktan ve –kendi ifadesiyle– 10 yaşında Kur'an'ı ezberledikten sonra, medrese eğitimine başladı. Ailesi 1933 yılında Lahor kentine taşınınca üniversiteye gitti. Bir yandan da babasından aldığı özel eğitimini devam ettirdi ve 1940'ta Pencap Üniversitesi'nden mezun oldu. Aynı üniversitede yaptığı yüksek lisansını 1942 yılında tamamladı ve aynı yıl bu üniversiteye asistan olarak atandı.

1946-1949 yılları arasında Oxford Üniversitesi'nde doktora çalışması yaparken bir taraftan da İslam felsefesi ile ilgilendi. Bu dönem, Fazlur Rahman'ın geçirdiği zihniyet dönüşümü bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Bunu kendisi şöyle ifade eder: "İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nde doktora öğrenimi yaptıktan ve Durham Üniversitesi'nde ders vermeye başladıktan sonra, daha önce almış olduğum modern eğitim ile geleneksel eğitimim arasında bir çelişki hissettim. 1940'lı yılların sonu ile 1950'li yılların başlarında felsefe çalışmaktan doğan ciddi bir şüphe dönemi geçirdim. Bu, geleneksel inançlarımı darmadağın etti."

Doktorasını tamamladıktan sonra Oxford'da Fars Medeniyeti ve İslam Felsefesi hocası olarak ders vermeye başladı; arkasından Durham Üniversitesi'ne, 1958 yılında da Kanada McGill Üniversitesi'ne geçti. Burada üç yıl çalıştıktan sonra Pakistan'da askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren Eyüp Han'ın daveti üzerine Pakistan'a gitti. Eyüp Han'a danışmanlık, İslamî Araştırmalar Enstitüsü'nde idarecilik ve müdürlük yaptı (1961-1968); İngilizce "Islamic Studies" ve Urduca "Fikr-o-Nazar" dergilerini çıkardı. Bu enstitü bünyesinde çok sayıda talebeye dersler verdi ve yurtdışına gitme imkânı sağladı.

Burada kaleme aldığı kitap ve makalelerde ortaya attığı görüşler dolayısıyla Pakistan ulemasının büyük tepkisini çekti. Gittikçe artan tepkiler onu 1968 yılında Pakistan'ı terk etmeye zorladı. Amerika'ya gitti; 1969 yılında Chicago Üniversitesi'ne hoca olarak intisap etti ve 26 Temmuz 1988 yılında vefat edene kadar burada İslam Düşüncesi Profesörü olarak çalıştı.

Fikirleri

Özellikle metodolojik (Usul'e yönelik) çalışmalarıyla dikkat çeken ve ağırlıklı olarak akademik camia arasında etkili olduğu gözlenen Fazlur Rahman, Tasavvuf'tan Hadis'e, Fıkıh'tan Kelam'a kadar İslamî disiplinlerin tümü hakkında yenilikçi/modernist bir yaklaşımla kelam etmiş birisi olarak, kendisinden sonraki modernist fikirlere ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

İslam kaynaklarında bildirildiği ve açıklandığı gibi vahyin hem anlam, hem de lafız olarak Hz. Peygamber (s.a.v)'e bir melek vasıtasıyla intikal ettiği konusunda Fazlur rahman'ın ciddi şüpheleri vardır.

Kur'an'ın tarihselliği [içerdiği hükümlerin Hz. Peygamber (s.a.v) dönemine mahsus olup bugün aynen uygulanamayacağı] tezinin alt yapısını teşkil eden bu anlayışı Fazlur Rahman şöyle ifade etmektedir:

"İslamî çağdaşçılığın bir anlamı varsa, o da kesinlikle şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok yönlü bir değişime tabi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği şekilde değişim ilkesi kabul edilirse, bu faaliyet hiçbir şeyle sınırlandırılamaz; hatta Kur'an'ın kanun koyan ayetleri dahi bu yeni yorumun kapsamı dışına itilemez. Bu ilkenin tek sınırı ve gerekli çerçevesi, Kur'an'ın sosyal gayeleri, temel ve ahlakî ilkeleridir."

Değerlendirme: Yukarda kısmen değindiğimiz bazı fikirlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere Fazlurrahman, geleneksel Ehl-i sünnet çizgisine oldukça uzak, bütün İslam alimlerinin ittifak ettiği konularda dahi aykırı düşüncelere sahip bir zattır. Dolayısıyla İslâmî ilimler alanında köklü bilgilere sahip olmayan bir kimsenin bu zatın eserlerini okumakla etkisinde kalması, en azından kafasının karışması kuvvetle muhtemeldir.

Ali Şeriati

İran Devriminin ideologlarından olan ve din sosyolojisi alanındaki eserleriyle tanınan Şeriati 1933 yılında İran'da doğdu. Babası ilerici, milliyetçi bir vaizdi. Eğitim yıllarında ilk kez İran'ın daha aşağı sınıflarından insanlarla tanıştı, var olan fakat bilmediği yoksulluk ve zorluklarla tanışması bu dönemde oldu. Ayrıca aynı dönemde Batı felsefi ve siyasi düşüncesiyle de tanışmıştır. Modern sosyoloji ve felsefenin bakış açısı ve bunun geleneksel İslami prensipler ile harmanlanması aracılığıyla Müslüman toplum ve toplulukların karşılaştığı sorunları açıklamaya ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Şeriati, Mevlana ve Muhammed İkbal'den büyük ölçüde etkilenmiştir.

Ali Şeriatî, edebi bir üslupla daha çok sosyal konularda eserler kaleme almış olan ve altmış civarındaki eserlerinin hemen hemen tamamı Türkçeye çevrilmiştir. Şeriatî eserlerini duygusal devrimci bir ruhla kaleme aldığı için bilhassa gençler arasında taraftar bulmuş, bazıları tarafından da büyük bir İslam kahramanı ve inkılapçısı olarak takdim edilmiştir. Öte yandan onun fanatik bir şii gibi bazı sahabeye hücum etmesi göz ardı edilmiş, adeta hoşgörülmüştür. Şeriatî’nin eserlerinde İslamla sosyalizmi sentezlemeye çalıştığı da hissedilmektedir. Ayrıca Allah hakkında kullandığı teşbih ve tecsimi çağrıştıran benzetmeler de İslâm âdabına uygun düşmemektedir.

Fazlur Rahman, Şeriatî gibi aydınların fikirleri genelde doğru olsa da her konuda istikamet üzere olamadıkları, eserlerinde yer yer Ehl-i sünnetin çizgilerinden uzaklaştıkları müşahede edilmektedir.

Bu nevi aydınların üzerinde durdukları tevhîd, adalet, özgürlük, uyanış, öze dönüş, devrim gibi cazip kavramlarla yola çıkıldıktan sonra, onlara tabi olanlar işi ileri götürüp, zamanla suçlu bulunan "geleneksel" denilen değerlere savaş açılmış ve bu savaşta sınır gözetilmeden İslâmî pek çok değer ve anlayışa da başkaldırı halini alabilmiştir.

Sayaç : 47559
Normal sitede gör