Madem uçsuz bucaksız kainattaki en önemli meyve ve gaye insandır ve onun imtihan edilmesidir, neden o zaman bu en önemli han ve meşher için kainatta kum tanesi kadar küçük ve önemsiz bir yer ayrıldı? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Madem uçsuz bucaksız kainattaki en önemli meyve ve gaye insandır ve onun imtihan edilmesidir, neden o zaman bu en önemli han ve meşher için kainatta kum tanesi kadar küçük ve önemsiz bir yer ayrıldı?

Sorunun Detayı
Madem uçsuz bucaksız kainattaki en önemli meyve ve gaye insandır ve onun imtihan edilmesidir, neden o zaman bu en önemli han ve meşher için kainatta kum tanesi kadar küçük ve önemsiz bir yer ayrıldı?
Cevap

Allah’ın en büyük bir ismi ADL’dir. Bir ismi de MUKTASID’dir. Adalet, dengeleri gözetmeyi, iktisat ise israf etmemeyi ön görmektedir. Yerküresi insanlara yetecek durumdadır. Fazlası israf ve abes olacağından ilahî takdir ona izin vermemiştir. Hadis-i şerifte, “Göklerde meleklerin Allah’ı tesbih etmediği bir tek karış yerin bile olmadığı...” ifade edilmektedir. Demek o geniş gökler ancak meleklere yeter. Orda da israf yoktur.

Yerküresi, içinde bulunduğu güneş sisteminin konumuna göre ayarlanmıştır. Sistemin dengeleri, Kopernik kanunu denilen ince münasebetlerini göz önünde bulunduran bir şekilde yaratılmıştır.  

Küçük şeylerden büyük mahsulat almak Allah’ın azametine delildir. Allah güneş sistemini atom sistemine yerleştirdiği gibi, uçsuz bucaksız gökleri de âdeta yerküresine yerleştirmiştir.

Bütün göklerde cereyan eden esmanın tecellileri, şu küçük yerküresinde de belki daha parlak bir şekilde tecelli etmektedir. Bir hücreyi koca bir bedene, bir çekirdeği koca bir ağaca, bir atomu koca bir sisteme, bir yerküresini koca bir kâinata fihrist yapmak, Allah’ın sonsuz ilim, kudret, hikmet ve azametini göstergesidir.

Yerküresi, imtihana tabi olan insanların yurdu olduğu için, küçük bir merkez olması, imtihanın ciddiyetine uygun bir yoğunlukta olmasını gerektirir. Esmanın tecellilerinin yoğunluğu, Vahiy ışıklarının yoğunluğu, İlahî mesajların yoğunluğu, peygamberlerin yoğunluğu, ümmetlerin yoğunluğu, gök ile yer arasında manevî trafik yoğunluğu bu kısa ömürde yoğunlaştırılmış imtihanın devrelerine uygundur.

Yerküresinin kapasitesi bu yoğunluğu gösterecek bir konumdadır.

İnsan, Kainat ağacını en son cüz'ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin meyvesi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için, alemin meyvesi olan insan, en cami, en bedi', en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan yer küresi, göklere göre maddeten küçüklüğüyle beraber, mânen ve sanat bakımından, bütün kâinatın kalbi hükmündedir. İnsanın kalbi, insan bedenine göre küçük olmasına rağmen, kıymet ve değer bakımında bütün bedene denk geldiği gibi, yerküresi de kainatın kalbi gibi, bütün kainata denk gelir. Onun için Kur’an’da sık sık "Rabbüs-semavatı vel ard" "Semaların ve arzın Rabbi" (bk. Ra’d, 13/16; İsrâ, 17/102, Kehf, 18/14) buyurularak, yerküresi semaya denk olarak gösterilmiştir.

"Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semavata denk gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte, Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz sırrını anla." (bk. Nursi, Sözler, On Beşinci Söz.)

Diğer taraftan, fizik ve kozmoğrafya bilim dallarında araştırma neticelerinin değerlendirilmesinde iki temel bakış açısı vardır.

Birincisi: Varlıklar ve onların teşkil ettiği nizam var olduğu için, insan yeryüzünde hayatını sürdürmektedir. Dolayısıyla insan böyle tabiî bir düzenlenme ve intizamın neticesidir. Bir başka ifadeyle varlıklar ve eşya, insanın var olup hayatiyetini sürdürebilecek şekilde bir kasıt ve iradeye bağlı olarak planlanmamıştır. Bundan dolayıdır ki insan ısrarla var olan tabiî nizamın tabiî bir neticesi olarak görülür.

İkincisi ise, kâinatta atomlardan galaksilere kadar, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğuna işaret eden delillerden yola çıkarak, canlı ve cansız varlıkların insana hizmet edecek şekilde tanzim edildiğini ve bunun bilhassa gayecilik delilleriyle dolu canlılar aleminde apaçık görüldüğünü ısrarla vurgular. Zehirli bir arının elinden şifalı balın insana yedirilmesi, elsiz ve akılsız ipek böceğine dokutulan ipekten, insanlara elbise giydirilmesi, ehlî hayvanların, sütleriyle, elleriyle ve yünleriyle insana hizmet etmeleri bunun açık delilleridir.

Bu bakış açısında insan zerrelerle galaksiler arasında orta bir yere yerleştirilir ve insanın kâinatın küçük bir fihristesi, kainatın da büyük bir insan olduğu teması işlenir.

Günümüzde batı bilim çevrelerinde ikinci bakış açısı giderek ağırlık kazanmaktadır. Her şey insan için tanzim edilip, ona hizmet ediyor manasında kullanılan "Anthropic Principle" üzerine konferanslar verilmekte ve kitaplar neşredilmektedir

Örneğin dünyamızın içinde bulunduğu fizikî ve kimyevî şartlara bir göz atacak olursak, şaşırtıcı derecede her şeyin belirli bir aralıkta sabit tutulduğunu görürüz. Mesela, atmosferdeki havayı teşkil eden gazların yüzdeleri ve bunun sabit tutulması, arz sathının sıcaklığı, arzın çekim kuvveti ve arz yüzeyindeki basınç, oldukça hassas değerlere sahiptir. Eğer dünyamız güneşe biraz daha yakın yerleştirilmiş olsaydı, yeryüzünde sıcaklık artacaktı. Farz edelim ki, 100° C olsaydı, canlılardaki enzimler yıkıma uğrar ve canlıların yaşaması mümkün olmazdı. Aynı seklide, sıcaklık çok düşük olsaydı, (-200 C) yeryüzünde pek çok kimyevî reaksiyon, yeterli ısı enerjisi olmadığı için cereyan edemeyecekti. Ayrıca arzın atmosferinin sıcaklığı 100 Kelvinde olmalıdır ki, insan havayı teneffüs edebilsin.

Fizik prensibi olarak, küçük bir kütle, büyük bir kütleye nazaran, daha düşük kaçma hızlarına sahiptir. Bundan dolayı, ayın kütlesi küçük olduğundan, kendine has bir atmosferi yoktur. Bunun içindir ki arzımız ne çok küçük ne de çok büyük bir kütleye sahiptir. O, kendi etrafında bir atmosfer tutabilecek kadar yeterli bir kütleye sahip olarak yaratılmıştır.

İnsanın hareket edip yürüyebilmesi, bütün uzuvlarının birlikte hareket edebilmesine bağlıdır. Bu da insan vücudunun, yeterince katı ve sert yapıda olmasını gerektirir. Bu husus da, insanın yeryüzünde dik durup dolaşabilmesini, arzın çekim kuvvetiyle bağlantılı hale getirir. Çekim kuvveti ile cismin kütlesi doğru orantılı olduğundan, yapılan hesaplara göre, insanın dik durup yürüyebilmesi için, arzın kütlesinin 4.1028 gr. ile 4.1025 gr. arasında olması gerekir. Ve gerçek değerlere baktığınızda dünya dışında hiç bir gezegen bu fizikî şartlara sahip değildir.

Bu deliller de fonksiyonel açıdan kâinattaki her şeyin, insanın hayatına hizmetçi kılındığını, insanın, kâinatın merkezi olduğunu, arzın da bütün semaya hayat noktasından denk olduğunu göstermektedir.

İşte Kur'an'da sık sık "Rabbüs-semavatı vel ard" şeklinde tekrar edilen ayetin bir hikmeti de bu olabilir.

Diğer yandan, dağların yüksekliği de, arzın insan hayatına uygun halde tutulmasında hayatî bir öneme sahiptir. Dağların yüksekliği 10 km içerisinde tutulmalıdır ki semavat denizinde yüzen arz gemisinin emniyetli şekilde seyahati mümkün olsun ve sakinlerini rahatsız etmeden taşıyabilsin.

Ayrıca nötron ve proton oranı da yeryüzündeki hayatın şekillenmesinde çok önemlidir. Eğer nötronun kütlesi protonun kütlesine eşit olsaydı, o zaman nötron/proton = 1. olurdu. Neticede de, helyum %100 nisbetinde bulunacağından diğer elementler, dolayısıyla su, dünyamızda teşekkül edemeyecekti. Suyun olmaması demek, ona bağlı hayat mertebesinin olmaması demektir. Buna ilaveten, kâinatın başlangıcında nötronların yaratılması gerçekleştirilmeseydi, bugünkü kimyevî elementler olmayacaktı.

Kısaca, insanın yeryüzünde var olabilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi için, daha o yaratılmadan evvel, arzın bütün fizikî, kimyevî ve iklim şartlarının hazırlanmış olması gerekmektedir. İnsan, bütün bunları düşündükten sonra sormadan edemiyor:

- Her şey insana hizmet ettiğine göre, insanoğlu bu kâinatta kime hizmet etmektedir?..

Bu sorunun cevabını kâinat kitabının müfessiri ve ezeli bir tercümanı olan Kur'an-ı Kerim'den aktaralım:

"Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takvâ mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki arzı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki sizlere rızık olmak üzere, yerden meyve ve sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah'a misil ve şerik koşmayınız. Bilirsiniz ki Allah'tan başka ma'bud ve halikınız yoktur."(Bakara, 2/22)

Sayaç : 7636
Normal sitede gör