Resûlullah Hz. Muahmmed (asv), peygamber olmadan önce nasıl ve neye göre ibadet ediyordu? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru
Resûlullah Hz. Muahmmed (asv), peygamber olmadan önce nasıl ve neye göre ibadet ediyordu?
Sorunun Detayı
Resûlullah Hz. Muahmmed (asv), peygamber olmadan önce nasıl ve neye göre ibadet ediyordu?
Cevap

Peygamberimiz (asv)'e İslamiyet gelmeden önce, Hz. İbrahim (as)’in Hanif dinine göre bir hayat sürüyordu. Ancak bu ibadetin nasıl ve ne şekilde olduğuna dair fazla bir bilgiye sahip değiliz. (1)

Bununla beraber, hayatı boyunca  hiçbir zaman putlara tapmaması, daima bir olan Allah’a inanıp ona yalvarması, belli günlerde Hira dağına çıkıp tefekkür ve zikir ibadetinde bulunması, bu yansımanın birer örneğidir. (2)

Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın, Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden Hanif dininden geriye kalanlar vardı. Peygamber Efendimiz (asv) bunlarla amel ediyordu. Ancak bunu yapmaya mecbur ve mükellef değildi. Kendi ihtiyarıyla farz olmaksızın ibadet ederdi. (3)

Özetle söylemek gerekirse: Peygamberimiz ( a.s.m ) İslamiyet'ten evvel, yine hak dinin vecibelerini yaşıyan muvahhid ve abid bir insandı. Hz. İbrahim ( a.s. )’in dininin devamcısı idi. Fakat mecburiyet altında değil, iradesi ile ibadet ederlerdi. Bunda bütün tarih ve siyer kaynakları müttefiktir. Devamlı olarak Hira mağarasına çekilir, ibadet eder, dua ederlerdi. Hatta ilk vahiyde böyle bir ibadet zamanında gelmiştir.

Nitekim İslamiyet’ten önce Arabistan’da Hanifler olarak bilinen ve İbrahim aleyhisselamın dininden geriye kalanlarla amel eden bir çok insan vardı.

Peygamberler (aleyhimüsselâm), gerek vahiy sonrası gerekse öncesinde küfür (inkâr) ve şirk günahından masumdurlar. Bu konuda bütün Müslümanların ittifakı / icmaı vardır. (4)

Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) çocukluk, gençlik ve olgunluk zamanları peygamberlik dönemlerinin âdeta basamakları ve merdivenleri mahiyetindedir. Zîrâ halkı Hakka davet eden insanların bi’set sonrasında olduğu gibi, öncesinde de hâlleri tertemiz olmalıdır ki, muhataplarına emniyet ve itimat verebilsin. 

Risaletin gerektirdiği sıfatlar açısından konuya dikkat çeken Nureddin Sabunî şöyle der: Peygamberi risalete layık kılan sıfatlardan biri, asrında yaşayan insanların en akıllısı olması, diğeri, en güzel ahlâka sahip olmasıdır.(5) Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de اَلْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ (Sa’d, 38/47) tabiriyle onların bu donanımları dikkatlerimize arz edilir. Bu, “hayırlılar içinden seçilmiş” demektir. Yani peygamberler (aleyhimüsselâm), daha işin başında, insanların en hayırlılarıdırlar. Fakat en hayırlıların hepsi peygamber değildir; peygamberler, onlar arasında da en mümtaz olanlardan seçilir.


Kimi kelâm âlimleri Kur’ân’da peygamberlerle alâkalı olarak yer alan bazı ifadeler için makul bir mahmilin (yüklenen manaların) bulunamaması durumunda, ‘bunun bi’setten önce vuku bulmuş olduğuna’ hamledilmesi gereği üzerinde dururlar. Erken dönem Maturîdî kelâmcılarından Fahru’l-İslâm Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî (v.493) bu görüşün doğru olmadığına dikkat çeker ve ‘Peygamber, peygamber olarak yaratılır.’(6) der. Fıkh-ı Ekber şarihleri de korunma işinin peygamberler için peygamberlikten önce de sonra da sabit olduğunu ifade ederler.(7)

Biz ikinci görüşün daha ihtiyatlı bir yaklaşım olduğu kanaatindeyiz. Zîrâ onlar bu dönemde peygamber olmasalar bile birer peygamber adayıdırlar; bu itibarla da yine özel bir inayet altındadırlar. Mantıken de bunun böyle olması gerekir. Çünkü sonradan ümmetlerinin önüne model / rehber şahsiyet olarak çıkarılacak olan bu zevatın geçmişlerinde de bir açık ve falso bulunmamalıdır ki, insanlar, güvenleri zedelenmeden tereddütsüz, itirazsız onlara ittiba edebilsinler.

Meselâ, putperest bir babanın ocağında yetişmesine rağmen küçük yaşlarından itibaren Hz. İbrahim (a.s.) gerek babasına gerekse içinde bulunduğu inkârcı topluluğa / kavme karşı tevhid inancı adına sergilemiş olduğu olağanüstü mücadele, peygamberlerin ortamları ne olursa olsun, onların Allah tarafından hususi bir inayet altında tutulup korunduklarını göstermektedir. Ve yine Allah (c.c), Hz. Musa (as)’ı Firavun’un sarayına yerleştirmişti. Ama onun terbiyesini ne annesine ne de Firavun’a bırakmıştı; zihnini ve kalbini yabancı düşünceler etkilemesin diye,

“(Ey Musa sevilmen) ve benim gözetimimde yetişmen için sana kendimden bir sevgi bıraktım.” (Tâhâ, 20/39)

âyetinin şehadetiyle, terbiyesini bizzat Allah kendi nezaretine / gözetimine almıştır. Allah (c.c) bununla bize, Firavun ocağı gibi son derece menfi bir yerde bile -ileride peygamber olarak görevlendireceği bir kulunu- küfür ve günahların tesirinden uzak tutup koruduğunu göstermiştir.

Şimdi bunu yapan Allah (c.c), elbette diğer enbiyayı da hususiyle ‘Hâtemunnebiyyîn’ olan Peygamberimiz (asv)’i nübüvveti öncesinde muhtemel günah risklerine karşı hususi bir koruma altına alacaktır.

Yüce Allah, âlemlere rahmet olarak gönderdiği has ve güzide kulu Hz. Muhammed’i (s.a.s) peygamberliği öncesinde de korumuş ve üzerine cahiliye karanlığının düşmesine asla fırsat vermemiştir. Şimdi bu hususu birkaç açıdan değerlendirmeye tâbi tutalım.

Tarihin Şahadeti

Peygamberliği öncesi hayatında da O’nun (s.a.s) şirki / inkârı çağrıştıran bir sapmaya (dalâlete) düştüğüne tarih şahit olmamıştır. Kaynaklarımızda bunun aksini gösterecek bir delil mevcut değildir. Tam aksine Buhârî ve Müslim’in Sahihleri başta olmak üzere muteber kaynaklarımız Hz. Peygamber’in (s.a.s) vahye mazhar olmadan önce de Nur dağında yer alan Hira mağarasında belli aralıklarla Hakk’la halvet için inzivaya çekildiğini (tehannüs) bildirirler.(8) Bu bağlamda İbn Hişâm’ın “tehannüs” kelimesine dair yaptığı izah oldukça önemlidir. Zîrâ bu izah Hz. Peygamber (asv)’in Hz. İbrahim (as)’in dini üzere ibadet ettiğini söyleyen görüşü öne çıkarmaktadır. İbn Hişâm, Arap dilinde yaygın bir geleneğe göre  ث harfi yerine ف  harfinin kullanıldığını, yukarıdaki ibarenin de bu türden bir kullanım içerdiğini yani “tehannüs” kelimesiyle “tehannüf”ün kastedildiğini belirtmektedir.(9) Tehannüf ise Hanifliğe yani Hz. İbrahim (as)’in dinine uymak demektir.(10)

Esasında meşhur Hanîflerden Zeyd b. Amr ve Ebu Zerr el-Gifârî’nin cahiliye döneminde de sadece Allah’a secde ettikleri bilinmektedir.(11) Nitekim Müslim’in Sahih’inde yer alan bir rivayette Hz. Ebu Zerr’in bisetten önce de namaz kıldığı açıkça ifade olunur. (Muslim, Fedâilu’s-Sahâbe 132) Şimdi Hanîflerin yolu bu ise, Hanîf denince akla ilk gelmesi gereken bir Zat’ın (s.a.s) diğer Hanîflerden farklı bir yol tutması düşünülebilir mi?

Allah Rasulü (asv) bi’setten önce de zihin ve kalb dünyası pırıl pırıl ve tertemiz bir Hanîf idi. Nitekim Aliyyu’l-Kârî, Fahruddin Razî’nin de iştirak ettiği bu hususu bize şu cümlelerle aktarır: Gerçek şu ki, Hz. Muhammed (s.a.s), Hz. İbrahim (a.s) ve diğer peygamberlerin şeriatından, gizli vahiy ve sadık keşifler yoluyla kendisine zâhir olan (görünen) hak üzere amel ederdi.(12)

Bediüzzaman Said Nursî de, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ‘Hz. Peygamber (s.a.s) nübüvvetten evvel nasıl ibadet ederdi?’ şeklinde yöneltilen bir soruya ‘Hz. İbrahim’in (a.s) Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden bakiye-i dini (Hz. İbrahim’in dininden kalan esaslar) ile’ cevabını vermiş ve ardından şu kaydı düşmüştür: ‘Fakat farziyet ve mecburiyet suretiyle değil, belki (doğrusu) ihtiyarıyla ve mendubiyet suretiyle ibadet ederdi.’(13)

Zihnen korunduğu gibi Allah Resulü kalbinin günahlarla yaralanması gibi durumlardan da -yine hususi bir inayetle- muhafaza edilmişti. O (s.a.s) kendi ifadeleriyle hayatında iki defa düğüne gitmeye niyetlenmiş, ikisinde de Allah, ona bir uyku hâli vermiş ve yolda uyuya kalmıştır.(14) Allah Rasulü (as) gitseydi, gözlerinin harama bakması muhtemeldi. Demek ki Allah (c.c.), O’nu muhtemel günah sınırına yanaştırmıyor ve koruyordu. Hâlbuki bu hâdiselerin olduğu sırada O, henüz peygamber olarak görevlendirilmemişti.

Bu çerçevede üzerinde durulması gereken diğer bir hâdise de şöyle cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (asv), daha çocuktu. Kâbe’nin tamiri işine yardım etmeye çalışmaktaydı. Amcalarına taş ve kerpiç taşıyor ve sırtında taşıdığı taş ve kerpiçler çıplak olan tenini / omzunu acıtıyordu. Bu duruma şahit olan amcası Hz. Abbas (r.a), -taşın omzuna direkt temas etmemesi için- izârını / eteğini kaldırıp omzuna koymasını O’na tavsiye etmişti. O da öyle yapmıştı. (O devirde bu, herkesin gayet normal saydığı bir hareketti.) Hâdisenin devamı İmam Müslim’in Sahîh’inde Cabir b. Abdullah’tan mervi iki rivayetle şöyle anlatılır: Bunlardan birincisi, “… Fakat derhal yere düştü ve gözleri semaya dikildi, sonra kalkarak ‘Elbisemi ver elbisemi!’ dedi; amcası da esvabını (izârını) üzerine bağladı” şeklinde, diğeri “… Bunun üzerine Resûlullah izârını çözerek omzunun üstüne koydu. Fakat (böyle yapmasının ardından) hemen bayılarak düştü, artık o günden sonra bir daha bu hâlde görülmedi.”(15) şeklindedir.

Bu hâdiseler bize açıkça şunu anlatmaktadır: Küçücük bir çocuk da olsa O, Allah’ın hususî terbiyesi altında yetişiyordu ve Allah (c.c), O’nu çocukken dahi günahtan koruyordu.(16)

Selim Aklın Delâleti

Malumdur ki, ele-ayağa bulaşan maddî kirler olduğu gibi mânevî kirler de vardır. Bu cümleden olmak üzere, dalâlet ve bunlardan neşet eden münkerat da zihni ve kalbi saran mânevî kirlerdir. Meseleyi buradan bir noktaya intikal ettirmek istiyoruz: Âyette geçen  ضَالًّا kelimesi en kötü anlamıyla (yani şirk mânâsıyla) ele alınması durumunda bu bizi, peygamberliği öncesinde ‘Allah Rasulü’nün -hâşâ- kalben / zihnen kirlenmiş birisi olduğu’ sonucuna götürür. Bu ise kabul edilemez bir garabeti oluşturur. Zîrâ insanlığı maruz kaldığı kirlerden temizlemek için (Âl-i İmrân, 3/164; Cum’a, 62/2), o güne kadar kirli yaşamış birisinin görevlendirilebileceğini düşünmek ilâhî hikmetle telif edilemez.

Kâinatın rengini değiştirecek bir nurla / ışıkla gönderilen insanın, o güne kadar dalâlet karanlığında bırakılacağını düşünmek, başkasının değil, bu ancak aklen malullerin iddiası olabilir. İlm-i kelâm ve fıkhın imamı Ebû Hanife o güne kadar şirk karanlığında kalmak bir yana Allah Rasulü’nün ‘hayatında göz açıp yumma miktarı bir süreyle de (tarfete ayn) olsa şirk içinde bulunmadığını’ açıkça ifade eder.(17)

Celaleddin es-Suyutî ed-Durru’l-Mensur adlı eserinde Hz. Ali’den (r.a) naklen şöyle bir rivayete yer verir: Hz. Peygamber (asv)’e ‘Hiç hayatında bir puta ibadet ettin mi?' denilince ‘Hayır’ dedi. Sonra ‘Hayatında hiç şarap içtin mi?’ diye soruldu, ona da ‘Hayır’ dedi ve şöyle buyurdu: “Ben iman ve kitabın (tafsilatının) ne olduğunu bilmiyor olduğum zamanda bile daima ‘onların üzerinde olduğu yolun küfür olduğunu’ bildim.” (Suyutî, ed-Durru’l-Mensur, Daru’l-Fikr, Beyrut 1993, VII, 364)

Bu çerçevede Nureddin es-Sabunî’nin şu ifadesini de aktarmakta yarar görüyoruz: Hz. Peygamber’in (s.a.s) herhangi bir zaman diliminde bir lahza dahi olsun Haktan, hidayetten sapmış olması caiz olmaz, zîrâ böyle olsaydı, risaleti yüklenmeye layık olmazdı.(18)

Nasıl ki geleceğin erkân-ı harpleri, daha harp okullarında iken sicilleri itina ile tutulur ve sağa-sola kayıp kaymadığı hassasiyetle takip edilir; evet kırk sene sonra belli bir noktaya getirilecek bir insan -bütün bu kırk sene boyunca, kırmızıya mı boyandı, maviye mi boyandı, turuncuya mı boyandı, pembeye mi boyandı- bütün hâl ve davranışlarında gözetime tâbi tutulur, öyle de Cenâb-ı Hak, beşerî irşad kurmaylarını, ta çocukluklarından itibaren böyle takip eder ve korur.(19)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Hz. Muhammed puta taptı mı? "Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin..." (Şura, 42/52) ve "Seni yanılmış (şaşırmış) bulup doğru yola eriştirmedi mi?.." (Duha, 93/7) ayetlerinin açıklaması nedir?

Hanif ne demektir? Cahiliye döneminde Haniflik nasıldı?..

HANİF, HANİFLER

Dipnotlar:
1. bk. Ahmed Zeynî Dahlan, es-SIretü’n-nebeviyye, I/81.
2. bk. a.g.e.
3. bk. Nursi, Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup
4.Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 248; Sabunî, el-Bidaye, s. 53; Razî, Kitabu’l-Erbaîn fî Usuliddîn,Daru’l-Ceyl, Beyrut 2004, s. 323; Taftazanî, Şerhu’l-Akâid (Kestelli Şerhi içinde) Salah Bilici Kit., İstanbul tsz., s. 170. Devvanî, Celal, 82; Abdulcebbar, Kadî, el-Muğnî, XV, 303; el-Hayyat, el-İntisar, s. 71-72; Hıllî, İbn Mutahhar, Envâru’l-Melekût, Tahran 1338, s. 195.
5. Sabunî, el-Bidaye, s. 114.
6. Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akâidi, s. 245.
7. bk. Aliyyu’l-Karî, Şerhu’l- Fıkhi’l-Ekber, s. 51; Mağnisavî, Ebu’l-Muntehâ, Şerhu’l- Fıkhi’l-Ekber, Daru’n-Nil, İstanbul. 2007, s. 38; Beyadî, İşarâtu’l-Merâm an İbarâti’l-İmâm, s. 327.
8. bk. Buharî, Bed’ul-Vahy 3; Müslim, İman 252. Ahmed İbn Hanbel’in Müsnedinde de bu husus yer alır. İbn Hanbel rivayette geçen tehannüs ifadesinin ‘geceleyin yapılan ibadet’ anlamına geldiğini belirtir. Bkz. İbn Hanbel, Müsned, VI, 233.
9. İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdulmelik, es-Sîyretu’n-Nebeviyye, (Thk. Mustafa es-Sakâ, İbrâhîm el-Enbârî, Abdulhafîz eş-Şelebî), Dâru İbn Kesîr, Dimaşk 2005, s. 215.
10. Askalânî, Fethu’l-Bârî, I/34.
11. İbn Habîb, Ebû Cafer Muhammed, el-Muhabber, Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, Basım yeri yok,1361, s. 171-172.
12. bk. Aliyyu’l-Karî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, s. 54.
13. bk. Nursi, Mektubat, 23. Mektup.
14. bk. Beyhakî, Ahmed b. Huseyn, Delâilu’n-Nubuvve, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye Beyrut 1985, II, 33-34.
15. Müslim, Hayz 240. Ayrıca benzer ifadelerle Buharî de bu olayı nakleder. bk. Buharî, Hacc 42.
16. Çünkü Hz. Peygamber (asv) gün gelecek dizin üst kısmını örtme vazifesiyle de görevlendirilecekti; insanlık O’ndan hayâ ve edep dersi alacaktı.
17. bk. Mağnisâvî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, s. 41.
18. bk. Sabunî, el-Munteka Min Ismeti’l-Enbiyâ, s. 274.
19. Gülen, M. F., Sonsuz Nur, I, 466;

Detaylı bilgi için bk. Doç. Dr. Yener Öztürk, Efendimiz'in (s.a.s.) Peygamberliğinden Önceki Hâli,Yeni Ümit, 2010, Sayı: 89 Yıl: 23.

Yazar : Sorularla İslamiyet
Kategori : Peygamberimizin Hayatı ile ilgili sorular ve cevapları
Sayaç : 15523