İmanın arkasına beyni almaya çalışmak hangi açılardan ve neden doğrudur veya yanlıştır? İman, salt inanmak mıdır? Hiç bir kaynağa dayanmadan, kayıtsız şartsız iman etmek midir? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

İmanın arkasına beyni almaya çalışmak hangi açılardan ve neden doğrudur veya yanlıştır? İman, salt inanmak mıdır? Hiç bir kaynağa dayanmadan, kayıtsız şartsız iman etmek midir?

Sorunun Detayı
İmanın arkasına beyni almaya çalışmak hangi açılardan ve neden doğrudur veya yanlıştır? İman, salt inanmak mıdır? Hiç bir kaynağa dayanmadan, kayıtsız şartsız iman etmek midir?
Cevap

Cevap 1:

İman etmek, ilmin bir sonucudur. İnsanların bilmediği bir şeye inanması düşünülemez. Bilgi, ancak akılla gerçekleşen bir husustur. Dolayısıyla, iman da ancak aklın devreye girmesiyle gerçekleşir. Bu sebepledir ki, aklı olmayan deliler, iman ve amelden imtihan olmazlar; çünkü bu konuda gereken donanımları yoktur. Mükellef olmadıkları için de imtihana tabi tutulmadan cennete gireceklerdir.

“Kayıtsız şartsız iman etmek” tabiri imanın kabulü için kullanılması gereken bir ifade değildir ve böyle bir ifade hadis ve ayetlerde söz konusu edilmemiştir. Onun için bu ifadeyi kullananlar, bununla neyi kast ediyorlar, onu tam olarak kestirmek zor olabilir. Ancak, Kur’an ve hadis başta olmak üzere, bize iman esaslarını ders veren, aklımızı tatmin edici deliller sunan kaynakların okunması şu “kayıtsız şartsız” kaydında dâhil olmadığı açık bir gerçektir.

İslam dininin en bariz özelliği, bütün prensiplerini akla tespit ettirmesidir. Kur’an’da onlarca defa tefekküre, tedebbüre, aklı kullanmaya teşvik eden ayetlerin varlığı, bunun kesin bir kanıtıdır.

Bununla beraber, kişi kalp ve aklıyla imanın temel esaslarına inandıktan sonra, aklının ermediği bazı İslamî gerçekleri de “kayıtsız-şartsız” olarak kabul etmek durumundadır. Mesela, bir insan aklî ve naklî delillerle Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna iman ettikten sonra, aklı ersin ermesin, Kur’an’ın bütün hükümlerine inanması gerekir. Aslında bu da aklî bir muhakemenin ürünüdür. Çünkü burada şu mantık zinciri söz konusudur: “Madem, Kur’an Allah’ın kelamıdır, madem Allah yanlış konuşmaktan münezzehtir, öyleyse Kur’an’da asla yanlış şeyler bulunmaz. O halde -söz gelimi- şu meseleyi aklım almıyorsa da bu doğrudur. Bu meselenin hikmetini bilmemem, onun bir hikmetinin olmadığını göstermez. Ben aklıma değil, Kur’an’a inanırım…”

“İman; Sad-ı Teftazanî’nin tefsirine göre, ‘Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.’ denilmiştir.”(İşaratu’l-İ’caz, s. 42).

Cüz-i ihtiyarî / özgür irade, kişinin aklını kullanması manasına gelir. Çünkü, insan bir şeyi tercih ediyorsa, önce aklına veya güvendiği akıllara danışır, aklını tatmin ettikten sonra özgür iradesiyle ona yönelir ve kabul eder..

Cevap 2:

İman genel olarak iki türlüdür: Taklidî iman, tahkikî iman. Tahkikî iman derinlemesine bir araştırmayla aklî delillere dayanarak detaylı bir şekilde İslam’ın bütün gerçeklerine iman etmektir. Taklidî iman ise, gelenekten kaynaklanan ve başkalarını taklit ederek yapılan icmalî imandır. Bu taklidî imanda bile aklî istidlal metodu söz konusudur. Çünkü bir kişi -söz gelimi- babasını taklit ederek Müslümanlığını sürdürüyorsa, şöyle düşünüyordur; “Benim babam bu konuyu biliyor (veya alimlerden öğrenmiş), öyleyse onun bildiği doğrudur; ben de onun yoluna tabi olarak bu dinin doğru olduğuna inanıyorum.” şeklinde bir aklî muhakeme kullanıyordur. Bunu ifade edememesi, -gayrişuurî de olsa- vicdanıyla bunu düşünmediği anlamına gelmez.

Hülasa, İslam’da akıl-nakil elele verip bize gerçekleri sunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi,

“Biz Kur’an şakirtleri olan Müslümanlar, burhana (aklî delillere) tabi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz.” (Hutbe-i şamiye, s.27; Tarihçe-i Hayat, s.90)

Cevap 3:

İnsan’ın Allah’ı hakkı ile tanımasında ve iman getirmesinde temel olarak iki tür delil mevcuttur. İnsan bu iki delili güzel işletip hayatında derinleştirirse, hadsiz marifet makamlarına ve derecelerine erişebilir. Bu iki delil şekli, ayet-i afaki ve enfüsi şeklinde tarif edilmiştir:

“Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâla görmeyecek misiniz?” (Zariyat, 51/20-21)

“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'an'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53)

Afakî deliller: İnsan dışında bulunan bütün kainat ve varlıklardır. Güneş, ay, yıldızlar gezegenler, bağlar bahçeler, sular, toprak, hava vs. hepsi Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden afaki delillerdir.

Kainattaki bütün varlıklar hikmet ve inayet diliyle bize Allah’ı tarif eder, onun kudsi isim ve sıfatlarını bize tanıttırır. Kur’an da tevhidin ispatını gösteren ayetler bu türdendir.

Enfüsî Deliller: İnsanın iç alemindeki delillerdir. Nasıl koca kainat Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik ediyor ise, aynı şekilde küçük bir alem ve kainat olan insanın mahiyeti ve manevi cephesi de aynı şekilde Allah’ın varlığına ve birliğine şahittir.

Allah’ın varlığına ve birliğine kainat makro delil iken, insan mikro delildir. Tevhide kainat azametli ve haşmetli  bir levha iken, insanın iç alemi ise okunaklı ve kolay anlaşılır mütevazı bir levhadır.  Kainat vahdanî bir delil iken, insan ehadî bir delildir.

İnsanın içindeki vicdan, ruh, kalp, duygular ve latifelerin hepsi, Allah’a açılan birer pencere hükmündedirler. İnsan bu enfüsi pencereleri iman ve hidayetin nuru ile seyrederse, Allah’ın marifet ve muhabbetine ulaşır ve marifetin hadsiz makamlarına yelken açar. Allah’ı sadece isimleri ile değil, sıfatları ve şuunatı ile de tanıtır.

Cevap 4:

Kur'ân, bütün zamanlarda gelip geçen her seviyedeki insana hitabeden ilahî bir mesajdır. O, ilmi her şeyi kuşatan Allah Teala tarafından vahiy yolu ile bildirildiğinden, onun ikna usulü de sırf akla dayanan delillerden geniş olmaktadır. Âyet-i kerîmeler her birisi, birer Asâ-yı Musa gibi her yerde su çıkartabilir, her şeyde hakikate bir pencere açar.

Kur'ân'ın açık ve kolay anlaşılır delilleri, geniş halk kitlesini ikna eder ve kalplerine, inanç esaslarını yerleştirir. Meselâ: Vahdâniyyete dair:

"Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de gök de) bozulup gitmişti. (...)" (Enbiya, 21/22).

Bir evin işlerinin iki idareci ile düzenli bir şekilde yürütülmesi mümkün olmadığına göre, bütün alemin işlerinin pürüzsüz yürütülmesi nasıl mümkün olur? Âhiret hayatının varlığına dair:

"İlkin yaratıp sonra onu diriltecek olan Odur. Bu O'na daha kolaydır.(...)" (Rûm, 30/27).

Açıktır ki, ilkin yaratmaya kadir olan, iadeye de kadirdir.

Kur'ân, Allah Teala'nın birliğine imandan sonra en çok haşir üzerinde durmaktadır. Kur'ân-ı Kerim, muhatabını ikna ve irşat için bir çok mekanizmayı devreye koyar. Bu, insanın her gün yaşadığı için normal bir durum olarak gördüğü bir olay olabildiği gibi yaygın anlamıyla bir mucize de olabilir.

"Onlar anlamıyorlar mı ki Biz, insanların dinlenip sükunet bulmaları için geceyi, çalışsınlar diye de gündüz aydınlığını yarattık. Elbette bunda iman edecek kimseler için âyetler vardır." (Neml, 27/86)

Bu âyette, gece ile gündüzden, kainatın kusursuz yaratılmasından alınması gereken derslere ve ibretlere vurgu yapılmaktadır.

İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilmesine daha yaygın, herkesin tecrübe ettiği bir örnek, kışın ölü gibi olan yeryüzünün ilkbaharda tekrar diriltilmesidir. Bu, harikulade bir olaydır. Bundan dolayı Kur'ân buna ayet (delil, mucize) diyor:

"Onun ayetlerinden biri de şudur: Sen, toprağı boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten Allah, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kâdirdir."(Fussilet, 41/39)

Ancak yeryüzünün diriltilmesi sıklıkla gerçekleştiğinden bu durum alelade bir olay olarak görülmektedir. Halbuki yeryüzündeki bu haşir neşir mühim mesajlar yüklüdür.

"Allah'ın rahmetinin eserlerine bak ki, nasıl yeri ölümünden sonra diriltiyor? Muhakkak ki, O, ölüleri de diriltecektir. O her şeye kadirdir."(Rûm, 30/50)

"Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneli ekinler bitirdik. Birbirine girmiş kat kat tomurcuklar, yüksek hurma ağaçları yetiştirdik. Kullara rızık olması için. Ve o su ile ölü bir memlekete can verdik. İşte çıkış da böyledir."(Kâf, 50/9-11)

İnsan topraktan yaratılmıştır. Bitkiler de topraktan neşet etmektedir. İnsanın da bitkilerin de varlıklarını sürdürebilmeleri toprağa, suya, havaya, güneşe, belli oranda sıcaklığa ve soğukluğa bağlıdır. Dolayısıyla ayrı tür olmaları, hayat bulmaları için aynı ortak unsurlara muhtaç olmalarına engel değildir. O halde, ölümden sonra dirilişlerinin de birbirlerine benzer oluşu anlaşılmış olmaktadır.

Konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak bazı ayet mealleri şöyledir:

“Andolsun ilk yaratmayı bildiniz, düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?” (Vakıa, 56/62-64)

"Allah mı hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı? Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir tanrı mı var?" (Neml, 27/59-60)

“İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?” (Vakıa, 56/68-70)

“De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?" (Mülk, 67/30)

“Tutuşturduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?” (Vakıa, 56/71-72)

"Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir." (Nur, 24/41)

“Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara, nasıl dikildi? Yere, nasıl yayılıp döşendi.” (Ğaşiye, 88/17-20 )

“Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl yaptık, süsledik, hiçbir çatlağı yoktur? Arzı nasıl yaydık, ona sağlam bağlar attık, onda her güzel çifti bitirdik.” (Kaf, 50/6-7)

“İnsan önceden hiçbir şey değilken kendisini nasıl yarattığımızı düşünmüyor mu?” (Meryem, 19/67)

“Yaratan yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl, 16/17)

“Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Biz ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?” (Beled, 90/8-10)

"O'dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini bir özden, hakir bir su(yun özü)nden yaptı. Sonra ona biçim verdi. Ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak, gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz?" (Secde, 32/7-9)

“Ey insan! Yaratıp düzgün ve dengeli kılan, istediği şekilde birleştiren ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar, 82/6-8)

Sayaç : 4975
Normal sitede gör