Allah’ın bana "Maşallah, ne abid, ne alim, ne cömert insan, desinler diye bunları yaptın." demesinden çok korkuyorum. Müslim, İmâre 152 hadisinde belirtilen insanların durumuna düşmemek için ne yapmalıyım? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Allah’ın bana "Maşallah, ne abid, ne alim, ne cömert insan, desinler diye bunları yaptın." demesinden çok korkuyorum. Müslim, İmâre 152 hadisinde belirtilen insanların durumuna düşmemek için ne yapmalıyım?

Sorunun Detayı
Allah’ın bana "Maşallah, ne abid, ne alim, ne cömert insan, desinler diye bunları yaptın." demesinden çok korkuyorum. Müslim, İmâre 152 hadisinde belirtilen insanların durumuna düşmemek için ne yapmalıyım?
Cevap

İlgili hadis rivayeti şöyledir:

“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak:

  "Peki, bunlara karşılık ne yaptın?" buyurur.

  "Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim." diye cevap verir.

  "Yalan söylüyorsun. Sen, "Babayiğit adam." desinler diye savaştın, o da denildi." buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır.

"Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da:"

  "Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın?" diye sorar.

  "İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum." cevabını verir."

  "Yalan söylüyorsun. Sen "Âlim." desinler diye ilim öğrendin, "Ne güzel okuyor." desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi."
buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır."

"(Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah  verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder."

  "Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın?"
buyurur.

  "Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım." der.

  "Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "Ne cömert adam." desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi."
buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü cehenneme atılır.” (Müslim, İmâre 152)

Bu konuya destek veren iki rivayet de şöyledir:

"Kim işlediği hayrı şöhret kazanmak için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdirini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyakârlığını açığa vurur." (Buhârî, Rikak 36, Ahkâm 9; Müslim, Zühd 47-48)

"Azîz ve celîl olan Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile alamaz." (Ebû Dâvûd, İlim 12; İbni Mâce, Mukaddime 23)

İlgili hadislerde yer alan dehşet verici hallere düşmemek için, bütün ibadetlerinde Allah’ın rızasını esas almaktan başka çare yoktur.

Niyet, aslında kişiyi yönlendiren bir saiktir. Bu saikin ne olduğunu kişi çok iyi bilir. “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155)  hadisi hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Aslında amelin değer ölçüsü olan niyet, kişinin kalbinden kopup gelen, o andaki arzusunu tatmin etmeye yönelik olarak ortaya çıkan itici güçtür. Bu sebeple, niyet aslında insanın iradesini bileyen bir unsur olduğu gibi, ilgili arzuya bağlı olarak ortaya çıkan ilk iradenin kıvılcımını tetikleyen bir faktördür. Bu açıdan konuya bakılırsa, kişinin herhangi bir sebep altından ortaya çıkan bu fıtrî temayülü ikinci bir niyetle kanalize etmeye çalışması pek fazla bir değer ifade etmez. Örneğin, çok sıcak bir günde elinizi, yüzünüzü, ayaklarınızı yıkamak arzusu,  -serinleme adına- ortaya çıktıktan sonra, bu arzuyu  ikinci bir düşünce ve iradeyle abdest almaya dönüştürmek, samimî bir abdest için yeterli değildir. Görünüşe göre elbette abdest niyeti getirdikten sonra ebdesti de olur. Ancak, gerçekte böyle bir abdest ile baştan itibaren o niyetle alınan abdest arasında çok fark vardır. Bu, işin bir yönü.

Diğer bir yönü de, şeytanın vesvesesidir. Kişi baştan itibaren Allah rızası için yapmak istediği bir konuda, şeytan onu  tedirgin etmek, o kesin ve samimi niyetine şüphe görüntüsünü vermek için “Senin içinden aslında buda geçiyor... Bu işi sadece Allah rızası için yapmıyorsun...” şeklindeki telkinlerde bulunabilir. Eğer biz yaptığımız işte baştan itibaren Allah’ın rızasını gözetlemişsek, içimize doğan bu tür vesveselere asla  itibar etmemek gerekir. Bizim bilerek sahip çıkmadığımız ve kalbimizle hoşlanmadığımız hiç bir telkin ve düşünce bizim malımız değil ve biz onunla mesul olmayız.

Müslüman, her içinde Allah rızasını gözetmeli, ibadetlerini Allah emrettiği için yapmalıdır. Gösteriş yapmak ve birilerine duyurmak maksadıyla ya da desinler diye ortaya konan işlerin Allah katında hiç bir değeri yoktur. Böyle davrananların eline neticede sorumluluktan başka olumlu hiç bir şey geçmeyecektir. Değişik örnek ve anlatımlarla bu gerçekleri ortaya koyan bu dört rivayet, riyâ konusunda akla takılabilecek  hemen bütün  soruları cevaplamaktadır.

Birinci hadis bize şunu anlatmaktadır: Samimi bir niyete dayanmayan amel ve hareketler -ne kadar önemli ve faydalı gözükürse gözüksün- sonuçta azap ve pişmanlıktan başka bir işe yaramaz. Şehitlik, âlimlik ve zenginlik gibi meziyet ve imkânları sırf gösteriş ve desinler uğruna kullananlar, ilâhî huzurda yalanlanarak yüzüstü cehenneme atılacaklardır. Bu demektir ki, dini istismar eden, onu dünya çıkarlarına âlet etmeye kalkışan kişiler, kimlikleri ve yaptıkları ne olursa olsun, âhirette "yalan söylüyorsun" diye azarlanmak ve cezaya çarptırılmaktan yakalarını kurtaramayacaklardır. Bu hadîs-i şerîf, bir anlamda ikinci hadiste  dile getirilen ikaz ve tehdidin nasıl gerçekleşeceğini misalleriyle anlatmaktadır. Hatta  "ilmi dünyevî çıkarlarına âlet edenlerin cennetin kokusunu bile alamayacaklarını" bildiren üçüncü hadisi de açıklamaktadır.

Kişiyi, -her üç hadiste de haber verilen-  acı sonuca sürükleyen ortak nokta, Allah için olması ve yapılması gereken iş ve amellere, başkalarının görmesi ve beğenmesi, duyması ve alkışlaması gibi maksatların katılması, bir anlamda Allah'ın bilmesi ve razı olması  ile yetinilmemesidir. Bu ise, kişiyi Allah'ın değil, çevrenin ve çevredekilerin kulu kölesi yapar. Her şeyi ifsât eder. Bu açıdan baktığımız ve her üç hadisi bir arada değerlendirdiğimiz zaman, riyâkârlığın ve gösteriş hastalığının, özellikle âhiretteki mahrumiyetler açısından, ne kadar fena bir hastalık olduğunu kolaylıkla anlarız.

Müslümanlar ibâdet ve amellerinde gösteriş ve desinler kaygısından sıyrılıp yaptıklarını Allah'ın bilmesini yeter görme seviyesine gelmedikçe, kaliteli bir iman ve amel hayatı yaşamaları mümkün olmayacaktır.

Burada akla gelebilecek şöyle bir soru olabilir:

Bir Müslüman tarafından Allah rızâsı için  yapılmış olan herhangi bir iyilik veya hayır, yapanın niyet ve isteği dışında diğer Müslümanlar tarafından takdir edilebilir ve onu yapan sevgi ve övgü ile karşılanabilir. İnsanlar tarafından böyle takdir  edilmek, acaba o kimsenin o işi gösteriş ve desinler diye yaptığı anlamına gelir mi?

İnsanların yapılan iyiliği ve hayrı takdirle karşılamaları kendi adlarına elbette güzel bir şeydir. Hizmet ve iyilikler takdir edilmezse, hizmet ve iyilik yapacak adam bulmak son derece zorlaşır. İyiyi, iyiliği ve güzeli takdir etmek, hatta ödüllendirmek bir toplumun olgunluk göstergesidir. 

Ancak işin öbür tarafı, yani takdir edilen ve övülen kişi yönü acaba nasıldır? Toplumun övgüsü o iyilik sahibinin elde edeceği yegâne sonuç mudur, yoksa onun Allah katında bir ecri de var mıdır?

İşte bu kuşkudan kaynaklanan bir soruya Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv), çok nefis bir cevap vermiştir:

"Bir kimse, bir hayır yapar da halk bu sebeple onu överse, buna ne buyurursunuz?" dediler. O da:

  "Bu, mü'min için peşin bir müjdedir." buyurdu. (Müslim, Birr 166; İbni Mâce, Zühd 25)

"Bu, mü'min için peşin bir müjdedir." ifadesi, onun yaptığı iyilik ve hayrın Allah katında hüsnü kabulle karşılandığının peşin göstergesi anlamına gelir. Çünkü o, bu işi yaparken toplumun beğenisini hedeflemiş değildir. Reklam ve propaganda yapmayı hiç aklından geçirmemiş, bu konuda herhangi bir teşebbüs ve müdahalede de bulunmamıştır. Allah rızâsı için yaptığı işi, Allah'ın sevdirmesi sonucu toplum kendiliğinden sevmiş ve övmüştür. İnsanların ona yönelttikleri takdir ve övgü, o güzel işin dünyadaki peşin ödülüdür. Âhiretteki sevabının müjdecisidir.

O halde riyâ ve sum'a düşünce ve niyetinden uzak olarak yapılmış bir hizmet, hayır ve iyilik, sırf millet tarafından övgü ve takdirle karşılandı diye, aslî niteliğini kaybetmez, Allah katındaki değerinden de bir şey eksilmez. Önemli olan, o işi yapanın neyi niyet ettiği ve hedeflediğidir.

Ancak burada bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Bazen faydalı olmak düşüncesi ve endişesi ile beğenilmek arzusu birbirine karışır. Meselâ, bir proğramda herhangi bir konuda konuşma yapmak için davet edilmiş bir ilim veya din adamı, orada kendisini dinleyecek olanları ciddiye alıp onlara faydalı olabilmek için araştırır, hazırlanır, plânlar yapar. Ama bu arada yapacağı konuşmanın veya vereceği bilginin beğenilmesini de arzu eder. İşte bu arzu, onun faydalı olma düşünce ve gayretlerini gölgeler mi? Herhalde burada verilecek hüküm, faydalı olma niyeti ile beğenilme arzusundan hangisinin baskın olduğuna göre belirlenecektir. Bu konuda en iyisi kişinin "kalbine danışmasıdır."

Öte yandan yapılan hizmetlerin kimler tarafından takdir edildiği çok önemlidir. Bir şâir, "Şiirin kıymetini iki şey düşürür" diyor ve ekliyor: "Şiirden anlamayanların alkışı, şiirden anlayanların sükûtu." Yapılan sohbet ve konuşmaları, ortaya konan hizmet ve hayırları, o işlerden anlayanlar takdir ediyorsa, bu ayrıca şükür vesilesi yapılmalıdır. Yok eğer o işlerden anlamayanlar takdir ediyorsa, tövbe ve istiğfar edilmelidir. Bu sebeple, bilhassa tebliğ ve irşad hizmeti veren din görevlilerinin, kendi kendilerinin doktoru ve denetleyicisi olmaları, gönül ve duygularının daima Allah'ın rızâsına dönük olmasını sağlamaya çalışmaları gerekmektedir. Bu konuda onlara yardımcı olacak yine ancak kendileri, kendi iç olgunluklarıdır.

Sayaç : 7802
Normal sitede gör