Kur'an'da her şeyin mükemmel olduğu söyleniyor. Gerçekten her şey en güzel ve en mükemmel olarak mı yaratılmıştır? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Kur'an'da her şeyin mükemmel olduğu söyleniyor. Gerçekten her şey en güzel ve en mükemmel olarak mı yaratılmıştır?

Sorunun Detayı
Kur'an'da her şeyin mükemmel olduğu söyleniyor. Gerçekten her şey en güzel ve en mükemmel olarak mı yaratılmıştır?
Cevap

Cevap 1:

a. Bir şeyin mükemmelliği onun sürekli varlıkta kalmasını gerektirmez. İnsan en mükemmel bir varlıktır, ama ölüme mahkumdur. Bazen doğuşundan birkaç saniye içerisinde vefat edip gitmektedir. İnsanların bir ferdi, kompleks yapısı itibariyle ve taşıdığı mükemmel değerler bakımından diğer canlıların türleri mesabesindedir. Kâinatta varlıklar var olmalarıyla, kendilerini var eden Allah’ın varlığına şahitlik yaptığı gibi, ölüp gitmeleriyle de -kendilerini öldüren- Allah’ın varlığının devamlılığına ve ebediliğine şahadet etmektedir.

Yok olan türlerin varlığının, şu anda devam eden türlerin varlığından az mükemmel olduğunu kimse iddia edemez. Akıllı insanlar, Darwin’in tabii seleksiyon saçmalığına inanmak zorunda mıdır?

Mükemmellik her varlığın kendine mahsus yanları vardır. Bir devenin boynunu, bir filin kuyruğuyla kıyaslayamazsınız. Biri için uzunluk, diğeri için kısalık mükemmelliktir.

Bir karıncanın ince belini, Hacivat oyunundaki kuklalar için kullanmak bile komiktir. Fakat karıncalar için en mükemmeldir.

b. "Yirmilik dişlerin insan için bir kusur olduğu, bu günkü bilim dünyasında kabul görüyor" olduğunu farz etsek bile, bunun gerçekten hikmetsiz olduğuna karar vermek için yeterli bir delil olmaz.

Çünkü; şimdiye kadar onlarca defa “ak” dediğine “kara”, kara dediğine ak diyen bir bilim dünyasının yabancısı değiliz. Daha birkaç yıl öncesine kadar anne sütünü çocuk için zehir olarak kabul eden bilim çevreleri, şu anda onun eşsiz bir panzehir olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır.

- Yine birkaç yıl öncesine kadar apandisit denen barsak memesini fuzuli bir parça olarak değerlendiren bilim dünyası, şu anda onun da bir bademcik kadar önemli olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır.

- Bu arada bir kadının kafa tasının bir parçasıyla, bir şempanzenin kafatasının bir parçasını bir araya getirmek suretiyle, insanların maymundan geldiği tezini doğrulamak uğruna bilime iftira eden sahtekâr bilim filimcilerini de unutmamak gerekir.

- Kâinatın her tarafında aynı mükemmelliği aramak yanlıştır. “Her şey zıddıyla bilir.” kaidesi gereğince, İlahî hikmet bazı şeylerin güzelliğini yanındaki çirkin olanın varlığıyla göstermek ister. Bu çirkin denen varlık da dolaylı olarak güzellik kazanmış olur. Söz gelimi, gecenin karanlığı Ayın mehtabını daha güzel gösterir. Onun için mehtaplı geceler aşıkların divanlarına geçmiştir. İnsanlar da bu gerçeği gördükleri için, bazen güzel donanıma sahip bir parkta çok değişik çirkin bir kütük, bir kayalık, birkaç taş koymak suretiyle, onun manzarasının güzelliğini ve de mükemmelliğini bir kat daha artırmayı hedefliyorlar.

- İnsanın ağzı küçükken ona göre küçücük dişleri takan, ağzı büyüyüp büyük lokmalar almaya ihtiyaç hissedince de küçük dişleri söküp, yerine uygun büyük dişleri takan eşsiz ilâhî kudret ve mükemmel Rabbanî hikmet, hiç mümkün müdür ki, yirmilik dişini abes olarak yaratsın veya onun izni olmadan o kendi kendine fuzuli olarak gelmiş olsun...

Sadece insanlara belli bir zaman dilimi olan 20 yaş dişi olarak ders vermesi bile önemlidir. Ya bir de 20, 21,…40 yaş dişleri de olsaydı?.. Demek ki her şey sonsuz bir ilim ve hikmet pergeliyle işleyen bir kudretin takdirinin yansımasıdır. “Allah bes, gayrı heves...”

Cevap 2:

Allah’ın bütün isimleri güzeldir. O isimlerin tecellileri de güzeldir. Ayrıca Allah’ın bir ismi de Cemil’dir. Güzel olan anlamında Allah'ın isimlerinden biridir... Hüsn ile aynı manaya gelir. Allah, bütün güzellikleri yaratmıştır, O, güzeller güzelidir. Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O'nun Cemal'inin vasfıdır. O, kusurdan münezehtir ve O'nun güzelliği yaratıklara benzemez. Esma-i Hüsna'nın her birisinin hayret verici güzelliği, en küçük olgularda bile kendini göstermektedir. İnsanları etkileyen sanat eserleri, mucizelerin gücü, harika ve fevkalâde olayları yaratan Cemil-i Zülcelal'dir.

O, hayatı ve insanı en güzel bir şekilde yaratmıştır.

"Ki, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya da çamurdan başlayan O'dur."(Secde, 32/7)

Ancak, Rabbine âsî olan ve kıyamete kadar insanları saptıracak olan şeytan, bütün çirkinlikleri işte o çıkarır. Kainattaki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Şeyler ya bizzat güzeldirler, yahut neticeleri cihetiyle güzeldirler. Eşyanın bir güzel, bir de kötü tarafı vardır. Allah, yeryüzünde şeytanın adımlarının izlenmemesini, tayyip (güzel ve hoş) şeylerden faydalanılmasını (yenilmesi, içilmesi, vb.) emreder. (Bakara, 2/168-172). Şeytan ve dostları, Allah'ın yarattığı güzellikleri değiştirip bozarlar, helâli haram kılarlar. Dolayısıyla kötüler kötü için, güzellikler de güzel olan için olur. İyiler, ecir; kötüler ve çirkinler günah kazanacaklardır. Allah'ın fazlı ve keremi, rahmeti olmasaydı, ebedi olarak insanlar temize çıkamayacaklardı. (Nur, 24/21) ve Allah geceye ve gündüze yemin ettikten sonra "... kim o en güzeli tasdik ederse" onu en kolaya hazırlayacağını müjdeler. (Leyl, 92/1-7).

Cevap 3:

“Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır. Çirkinlik de güzeldir.” (Sözler)

İnsan öncelikle kendi bedenini şöyle bir gözden geçirmeli. Her organını ayrı ayrı düşünmeli. Ve sormalı kendi kendine: Hangisinin yeri, şekli, büyüklüğü, vazifesi en güzel şekilde takdir edilmemiş? Sonra kendi ruh dünyasına intikâl etmeli ve aynı düşünceyi o âlem için de sürdürmeli: Hafıza mı gereksiz, hayal mi? Sevgi mi fazlalık, korku mu?

Beden bütün organlarıyla bir bütün teşkil ettiği ve ancak o zaman fayda sağladığı gibi, ruh da bütün duyguları, hissiyatı ve lâtifeleriyle bir bütün. O da ancak böylece netice verebiliyor. İnsan ruhundan, akıl ve hafızayı çekip alsanız hiçbir fonksiyon icra edemez olur. Endişe duygusunu alsanız tembelleşir; ne dünyasına çalışır ne âhiretine. Korkuyu çıkarsanız, hayatını koruyamaz hale gelir. Sevgi hissi taşımasa, hiç bir şeyden zevk alamaz.

“Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların bütün cilveleri, bütün tecellileri de güzeldir.”

Nur Küllayat'ında, güzellik iki kısımda incelenir: “Bizzat güzel” ve “neticeleri itibariyle güzel” diye. Bu sınıflandırmaya bazı örnekler verebiliriz: Gündüz bizzat güzeldir, gecenin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardır. Biri uyanıklığı, diğeri uyumayı andırır. İkisine de ihtiyacımız olduğu açık değil mi?

Öte yandan, meyve bizzat güzeldir, ilâç ise neticesi itibariyle güzel. İşte bu misâl gibi, sıhhat bizzat güzeldir, hastalık ise neticesi itibarîyle. Yemek bizzat güzeldir, perhiz yapmak ise neticesi itibarîyle. Gül bizzat güzeldir, gübre ise neticesi itibariyle.

İnsanın muhatap olduğu hâdiseler de ya gece gibidir, yahut gündüz gibi. Sıhhat gündüzü andırır, hastalık ise geceyi. Hastalığın günahlara kefaret olduğu, insana âczini ders verdiği, kulluğunu ikaz ettiği, kalbini dünyadan kesip Rabbine çevirdiği düşünülürse, onun da, en az sıhhat kadar büyük bir nimet olduğu görülür. Sıhhat bedenin bayramıdır, hastalık ise kalbe gıdadır.

“Gece ve gündüz” bu kâinatta aralıksız faaliyet gösteren “celal ve cemal” tecellilerinin sadece bir halkası. Elektriğin eksi ve artı kutupları, gözün karası ve akı, kanın al ve akyuvarları gibi daha nice halkalar var. İç dünyamızda ve dış âlemde bu ikililerle kuşatılmışız ve her birinden ayrı faydalar ediniyoruz.

Konuyla yakından ilgili bir âyet-i kerimenin meâli şöyledir:

“Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir.” (Bakara, 2/216)

Âyet-i kerime cihatla ilgili, ama hükmü umumî. Ve bu âyetle bir başka “ikili” nazarımıza veriliyor: Harp ve sulh. Sulh yani barış gündüz gibidir, herkesin hoşuna gider; harp ise geceyi andırır. Ama gerektiğinde harp etmeyenlerin istikbâlleri kararır, nesilleri daimi bir zulmete boğulur. Cihatta şehit olanlar ise bir anda velayet makamına çıkarlar ve kaybettikleri dünya hayatı onların bu yeni hayatları yanında gece gibi kalır.

Ölümden daha ileri bir musibet düşünülebilir mi? Âyet-i kerime, nefsin hoşlanmadığı bu olayın altında büyük hayırlar bulunduğunu haber vermekle, dünyanın diğer belaları, hastalıkları, felaketleri için bizlere büyük bir teselli vermiş olmuyor mu?

Bir hadis-i kutsî: “Rahmetim gazabımı geçti.”  Bu hadis-i kutsîye şöyle bir mânâ verilmiştir: “Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçmiştir.”

Ebediyet yanında ömür bir an gibi de kalmıyor. Bu kısa hayatta başımıza gelen hastalıklar, belâlar, sıkıntılar ebedî hayatımız hakkında hayırlı oluyorsa, ne gam! Sonsuza göre yetmiş-seksen yılın ne hükmü var?!.. Bu dünyanın bütün fânî belâları ve sıkıntıları ebedî saadet yanında hiç hükmünde kalmıyor mu?

Ama, insanın nefsi, peşin zevkin tâlibidir; istikbâle nazar etmez. O saha, akıl ve kalbe aittir. Az önce de değindiğimiz gibi, her musibet mutlaka “kahır” değildir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar: Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir. Veya, günahlarımıza kefarettir; acımızı bu dünyada çektirir, ebedî âleme bırakmaz. Yahut, insan kalbini geçici dünya hayatından, Allah’a ve âhirete çevirmeye bir vasıtadır.

Öte yandan, musibetler insan için sabır imtihanıdır; bu imtihanı kazanmanın mükâfatı ise çok büyüktür.

Sayaç : 10831
Normal sitede gör