Muhtaç bırakıldığımız nimetlere şükretmek zorunda mıyız? Muhtaç bırakan da Allah veren de Allah, neden şükredelim? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Muhtaç bırakıldığımız nimetlere şükretmek zorunda mıyız? Muhtaç bırakan da Allah veren de Allah, neden şükredelim?

Sorunun Detayı
Muhtaç bırakıldığımız nimetlere şükretmek zorunda mıyız? Muhtaç bırakan da Allah veren de Allah, neden şükredelim?
Cevap

Bu konuyu doğru değerlendirmek için, evrensel boyuttaki bazı ölçüleri tespit etmeye ihtiyaç vardır. Bir şeyin güzel veya çirkin olduğuna karar vermek için, işin ehli olan insanların ezici çoğunluğu tarafından kabul edilen parametreleri esas almak gerekir. Göreciliği olan sübjektif ve spesifik ölçüler kullanmak, her zaman doğruya/gerçeğe götürmeyebilir. Bu sebeple -konumuzda olduğu gibi- Allah'ın verdiği nimetlerle, kullarından istediği teşekkür arasındaki bağlantıyı yakından görmek için evrensel parametreler kullanmamız lazımdır.

Bu evrensel parametreleri oluşturan anahtar kelimler şunlar olabilir: Yaratan-Yaratılan, Nimetleri veren- Nimetlere muhtaç olan, İkramda bulunan-Teşekkür eden…

Önce şu tespiti yapalım: Kâinat çapında aklın gözüne ilişen iki büyük tablo vardır. Bunlardan biri, sanat tablosu, diğeri ise, tefekkür tablosudur. Atom sisteminden güneş sistemine, hücreden galaksilere, kelebekten gergedana kadar iç içe milyarlarca sanat tablosu vardır. Diğer taraftan, bu tablonun anlaşılıp takdir edilmesi için, peygamberden filozofa, düşünürden şaire, bilim adamından din adamına kadar; meşrepleri, meslekleri, düşünce sistemleri farklı olan milyonlarca zihinde oluşan bir tefekkür tablosu vardır.

Ayrıca, kâinat çapında bu tabloların şahitlik yaptığı iki büyük daire vardır. Bunlardan biri Rububiyet / yaratma-yönetme dairesi, diğeri ubudiyet / kulluk dairesi. Bu iki tablo ve iki daire arasında güçlü bir bağlantı vardır. Sanat tablosu, bütün kuvvetiyle Rububiyet dairesinin varlığına, tefekkür tablosu ise bütün hararetiyle ubudiyet dairesinin varlığına- inkarı mümkün olmayan bir tarzda- şehadet etmektedir.

Rububiyet dairesinden çıkan sanat tablosu, aynı zamanda bir nimet tabelasıdır. Ubudiyet dairesinden çıkan tefekkür tablosu ise, aynı zamanda bir teşekkür ilannamesidir. Demek oluyor ki, varlıkta en büyük hakikat, Allah'ın yarattığı sanat ve nimet tablosu ile, yine Allah'ın yarattığı tefekkür ve teşekkür tablosudur.

Sanatı yaratan da, onun anlaması için insanda tefekkür ve algılama mekanizmasını yaratan da Allah'tır. Nimeti yaratan da, insanın vicdanında nimete karşı teşekkür duygusunu yaratan da Allah'tır. İnsanları nimete muhtaç kılan da, nimeti ona ulaştıran da Allah'tır. Hastalığı veren de şifayı veren de Allah'tır. Açlığı veren de tokluğu yaratan da Allah'tır.

Peki, bize nimetleri veren Allah, bizi nimetlere muhtaç eden değil mi? Bize şifa veren Allah, bizi hasta eden değil mi? Bizi yoktan var eden Allah, bizi fakir, aciz kılan değil mi? O halde neden bize yaptığı iyiliklere karşı bizden teşekkür etmemizi istiyor?

Bunun cevabının anlaşılması için birkaç noktaya işaret etmeye çalışacağız:

Birincisi: Bu sorunun aslında en veciz ve özet cevabı; taziyelerde ve başka sıkıntılı anlarda okumamız sünnet olan "İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn." ayetidir. Yani; biz Allah'tan geliyoruz ve Ona döneceğiz. Bunun anlamı şudur:

Bize hayat veren de, öldüren de, tekrar diriltip huzuruna alan da Allah'tır. Bize göz veren de, ışığı yaratan da, göze eşyayı gördüren de Allah'tır.

Bize kulak veren de, havayı yaratan da, kulağa sözcükleri duyuran da Allah'tır.

Bize biyolojik bünyeyi bahşeden de, onu rızka muhtaç eden de, ölmemesi için gereken rızkını yetiştiren de Allah'tır.

Bunlardan en ufak bir nesneyi başkasına havale etmek, Allah'ın birliğini haykıran, sonsuz ilim ve kudretinden fışkıran eşsiz saltanatına gölge düşürmek anlamına gelir. Oysa hâkimiyetin olmazsa olmaz şartı bağımsızlık ve istiklaldir. Her şeye muhtaç insanlarda bile bu hâkimiyetin ortak kabul etmemesi ve bağımsızlığı istemesi, bu işin önemini göstermektedir. Tarihte saltanat için yakın akrabalar arasında yapılan savaşlar, bunun açık belgesidir. Bir ülkede iki devlet başkanı, bir ilde iki vali, bir nahiyede iki müdür, hatta bir köyde/bir mahallede iki muhtar olamaz. Yoksa her şeyi karıştırırlar. Hiçbir şeye muhtaç olmayan, kâinatın yegâne sultanı olan Allah'ın, aciz insanların bile kabul etmediği ortaklar edinmesi mümkün mü? Allah da,

"Yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, onlardaki bu gözle görülen hârika düzen ve nizam çoktan yok olup gitmiş olacaktı." (Enbiya, 21/22)

mealindeki ayette kâinattaki saltanatına asla ortak kabul etmeyeceğini ilan etmektedir.

"Allah, kendisine şirk koşanların günahını asla affetmeyecek." (Nisa, 4/48)

mealindeki ayette ise, şirkin Allah katındaki çirkinlik derecesini gösteren, affedilmesi mümkün olmayan bir suç olduğu vurgulanmaktadır. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, kâinatta tevhit simgesi olan mevcut düzenden daha güzel bir düzen imkânsızdır. Allah'ın en fazla önem verdiği vahdaniyetinin/birliğinin bir belgesi olması için dizayn ettiği mevcut düzenden başka bir alternatif olamaz. Çünkü eğer -"Muhtaç bırakan da Allah, veren de Allah, neden şükredelim?" şeklindeki sorudan anlaşıldığı üzere- nimetlere teşekkür etmek için, bizim muhtaç bir konumda bırakılışımız bir başkasına, ihtiyacımızı giderme işi ise Allah'a ait olsaydı, bu takdirde şirk virüsü her şeyi darmadağın ederdi. Böylece tevhit inancına en büyük darbe vurulmuş olacaktı. Demek ki, bunun başkaca bir formülü yoktur. Bizi ağlatan da güldüren de, hasta eden de şifa veren de yalnız Odur.

İkincisi: İmtihana tabi tutulan bir varlık olarak insanoğlunun içinde bulunduğu zamanın her dilimine/her karesine ya artı veya eksi kaydedilmektedir. İlahî imtihanın –genel olarak- iki sorusu ve iki cevabı vardır. Hayat bilgisinden sorulan bu iki sorudan biri sıkıntı, bela, meşakkat, musibet, mükellefiyet türünden şeylerdir. Diğer soru ise, ferahlık, bolluk, nimet, izzet-ikram türünden şeylerdir. Bütün hayatında insanlar, ya sevinç ve huzur ortamında, ya da hüzün ve keder ortamında yaşamaktadır. Birinci sorunun cevabı sabır, ikinci sorunun cevabı ise şükürdür.

İnsanoğlundan hayatın pratiğiyle sıkıntı yaratıp, sorusunu soran ve sabır cevabını isteyen de; ferahlık yaratıp, sorusunu soran ve şükür cevabını isteyen de Allah'tır. İnsanlar, bu sorulara cevap verip vermemekte serbesttir, fakat imtihan şeklinin veya soru sitilinin değiştirilmesini isteme hakkına sahip değildir. Çünkü bu bir "sünnetüllah"tır/bir ilâhî kanundur ve asla değişmez. (bk. Ahzab, 33/62). Unutulmamalıdır ki imtihanlar, öğrencilerin hevesine bırakılamayacak kadar önemlidir.

Üçüncüsü: Kader noktasında hayrı da şerri de yaratan Allah'tır. Fakat imtihana tabi tutulanlar da birer kukla değildir. O kötülüklerin meydana gelmesinde onların payı vardır. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: İnsanları ilgilendiren konularda, her olayın iki yönü vardır: Birisi: Allah'ın yaratmasına bakan icat noktalarıdır. Yani hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah'tır. Tevhit/Allah'ın birlik sıfatı bunu gerektiriyor. Diğeri: İnsanların kazancına bakan ve içinde yaratma işi olmayan tasarruflar, meyiller ve Allah'ın yaratmasına bir vesile hükmünde olan şeylerdir. Özgür bir iradeyle imtihanın yapılmasını sağlamak ve sonuçtan insanları sorumlu tutmak için bu cüzî iradenin verilmesi şarttır ve adaletin gerçekleşmesi adına kula verilmiştir.

İşte bu perspektiften meseleye baktığımızda, işin zannedildiği gibi olmadığı anlaşılacaktır. Söz gelimi, ortada bir hastalık varsa, onun yaratıcısı Allah'tır. Fakat icat noktaları içermeyen yönleri ise insana aittir. Mesela, terli terli soğuk su içmek bir suistimaldir, neticesinden sorumlu olan insanın kendisidir. Bademciklerinin şişmesinden, grip olmasından kendisi sorumludur. Fakat hastalığı yaratan Allah'tır. Edepli olan kimse, Hz. İbrahim (as) gibi, vesilelik yönüyle kötülüğün kendisine; yaratıcılık yönüyle de iyiliğin Allah'a ait olduğunu düşünür ve:

"Ben hastalandığım zaman bana Allah şifa verir." (Şuara, 26/80) der.

Eğer böyle düşünmezsek -ki doğrusu budur- bu takdirde, kolumuzu, bacağımızı kıran, malımızı çalan, hatta bir insanı öldüren kimseye kızmamamız gerekir. Ve Allah'ın da bunlara ceza vermemesi lazım gelir.

"De ki: Rabbinizden gelen hak/gerçek budur. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf, 18/29)

"Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Fakat onun azabı da suçlu olan toplumdan geri çevrilemez. Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ona ortak koşardık ne de atalarımız. Ve ne de bir şeyi haram kılardık.” Bunlardan öncekiler de aynı şekilde yalanlamışlar, sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir bilgi/ bir yazılı belge var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyor ve yalandan başka bir şey söylemiyorsunuz. De ki: “En kesin delil ancak Allah’ındır. Allah dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.” (Enam, 6/147-149).

"Allah dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi." cümlesinden şunu anlayabiliriz: "Ey insanlar! İmtihan şeklini belirlemek Allah'a aittir. Eğer dileseydi, hepiniz sınıfı geçecek şekilde bir imtihan düzenleyebilirdik. Veya hiç imtihan etmeden hepinizi -hidayete erdirir- sınıftan geçirirdik. Bu konuda hiç kimse bize mani de olamazdı. Fakat, iyi insanlarla kötü olanları, çalışkan öğrencilerle tembel olanları, Ebubekir (ra) gibi hakkın hatırını sayan, doğruyu tavsiye eden, aklını kullanan insanlarla, Ebucehil gibi gururunu okşayan nefsinin peşine takılanları birbirinden ayırmak istedik. Bu adaletin de bir gereğidir. Bu düzenlemeyi yapmakla Allah'ın size asla zulüm ve haksızlık yapmadığına dair, katında sizi ikna edecek delilleri pek çoktur. Onun için haddinizi bilin, ona güvenin. O herkesi sorumlu tutup, sorguya çeker, fakat hiç kimse onu sorguya çekemez. Onun sonsuz ilim ve hikmetinin denizi yanında sizin bilginiz bir damla bile değildir. Onun hikmetine inanın, rahmetine güvenin, affına karşı ümit var olun, Onun haksızlık yapmayacağına iman edin, Müslüman olarak ona teslim olun ve öylece huzuruna varın…

"Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.

Sayaç : 4572
Normal sitede gör