Okuyup derin derin düşünmeyen kimseye yazıklar olsun, hadisindeki ayetler hangileridir? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Okuyup derin derin düşünmeyen kimseye yazıklar olsun, hadisindeki ayetler hangileridir?

Sorunun Detayı
Okuyup derin derin düşünmeyen kimseye yazıklar olsun, hadisindeki ayetler hangileridir?
Cevap

- İlgili ayetler, Al-i İmran suresinin 190-194. ayetleridir.

- Buhari ve Müslim’de geçen ve İbn Abbas’tan nakledilen bir  rivayette, Hz. Peygamberin gece namazına kalktığında Al-i İmran suresinden- son- on ayeti okuduktan sonra abdest alıp namaz kıldığı bildirilmiştir. (Buhari, Vitir, h.no. 992, Müslim, ed-dua fi salatil-leyl, h no. 743)

- Müslim’de yer alan ve yine İbn Abbas’tan nakledilen diğer bir rivayette ise şu bilgilere yer verilmiştir:

“Hz. peygamber -bir gece- gecenin sonuna doğru kalktı, göklere baktı ve ardından Al-i İmran suresinin 190-191. ayetlerini okudu…” (Müslim, sivak, h.no. 256).

- Nesai’deki -İbn Abbas’tan gelmeyen- bir rivayette “Hz. peygamber göklere baktıktan  sonra Al-i İmran suresinin 190-194. ayetlerini okuduğu” bildirilmiştir.

- Bu üç farklı rivayet de sahih olduğuna göre, verilen bilgilerin ayrı gecelere ait olduğunu göstermektedir.

Bununla beraber, “10 ayetten” söz eden rivayette Hz. peygamberin uykudan kalktığında bunları okuduğu bildirilmiştir.

Diğer rivayetlerde ise, “göklere baktı ve ardından Al-i İmran suresinin 190-191(Müslim) veya 190-194 (Nesai) ayetlerini okudu.” ifadesine yer verilmiş ki, bu özel bir tefekkür durumuna işaret etmektedir.

- İbn Kesir de bu ayetlerin tefsirinde söz konusu ettiğimiz -ve daha başka- hadis rivayetlerine işaret etmiştir. (İbn Kesir, 2/184-190)

Peygamber Efendimizin bu uyarısı, Kuran'ın tilavetiyle onu düşünüp anlamayı ve uygulamayı bir bütün olarak ortaya koyamayan kimselere yöneliktir. Günümüzde Müslüman kitlelerin en bariz eksikliği, Kuran'ı okudukları halde onu uygulamaya koymayı bir türlü düşünmemeleridir.

Al-i İmran suresinin ilgili ayetlerinin mealleri:

190. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.

191. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!

192. Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokar­san hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.

193. Rabbimiz! Doğrusu biz 'Rabbinize inanın!' diyerek, imana çağıran bir davetçivi işitip iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil ve bize iyilerin ölümünü nasip et.

194. Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vaad ettiklerini ver bize; kıyamet gününde bizi rezil etme. Sen asla sözünden caymazsın."

Ayetlerin kısa açıklaması:

Yüce Allah'ın insana lütfettiği en büyük nimetlerden biri akıldır. Ancak insanın doğru yolu bulması için akıl sahibi olması yeterli değildir. Bu sebeple peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Gözün görebilmesi için güneş ışığına ihtiyacı olduğu gibi aklın gerçeği -özellikle gayb alemini- kavrayabilmesi için de vahyin ışığına ihtiyacı vardır.

Râgıb el-İsfahanı akıl ile vahyin bu önemini şöyle ifade et­miştir:

"Azîz ve celîl olan Allah'ın insanlara iki elçisi vardır; ilki batını elçi olan akıl, ikincisi de zahirî elçi olan peygamberdir. Öncelikle batını elçiyi (akıl) kullanmadan zahirî elçiden (peygamber) yararlanmak mümkün değildir; çünkü peygam­berin öğretisinin sahih olduğu akılla bilinir... Akıl olmasaydı din yaşayamazdı, din olmasaydı akıl şaşkın kalırdı. Onun için Allah Teâlâ bu ikisini 'nûr üstüne nur' buyurarak (Nûr 24/35) birbirine bağlamıştır.” (Zerîa ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 207)

İşte 190 ve devamındaki ayetlerde de akılla vahyin bu uyumuna işaret edilmekte; evren üzerinde sağlıklı gözlemde bulunan insanların evrendeki muhteşem sistemi kavrayacağı, onu yaratıp düzenleyen yüce kudreti bilip tanıyacağı, nihayet kendisini imana davet eden elçinin bu çağrısına uyarak rabbine imanım derin bir içtenlikle ikrar edeceği ve nihayet bir bakıma onunla diyalog kurarak esenlik dileklerini O'na arzedeceği bildirilmektedir.

Bu nedenle 190. ayet, bu sürecin başlatılabilmesi için insan aklını göklerin, yerin ve bunlarda bulunan varlıkların yaratılışını düşünmeye ve hikmetini kavramaya çağırmaktadır.

Evrenin sistemini düşünmek, bahsettiğimiz sonuçlan yanında insanı bu hayattan sonra başka bir hayatın yani ahiret hayatının da var olabileceği fikrine de götürür.

İnsana verilmiş olan aklın sağlıklı kullanılması, kendisinin bir yetki ve sorumluluğunun olması gerektiğini, bu dünyada yaptıklarının ceza veya mükâfat olarak karşılığını alabileceği bir hesap gününün bulunması lazım gel­diğini düşünmeye sevk eder.

Kişi böyle bir düşünce düzeyine ulaştığında sorum­luluk duygusu daha da artar ve dünyada günah işlemekten sakınır; âhirette de cehennem azabından koruması için yüce Allah'a sığınır ve O'na dua etmeye yönelir. 191. ayetin son cümlesi ve onu izleyen ayetler bu durumu açıkça göster­mektedir.

Allah'ın birliğini, yüceliğini ve sonsuz kudretini kabul ettirmek için insanı gökler ve yer hakkında düşünmeye sevk eden bu ayetler, Allah'ın kitabında yazılı olan delillerini okuyup düşündükten sonra onu bir de bu uçsuz bucaksız kâinat kitabını okuyup tefekkür etmeye çağırmaktadır.

Bakara suresinin 164. ayetinde Kuran'ın tevhid ilkesini kanıtlamak üzere daha kapsamlı olarak sekiz ayrı koz­molojik delil sıralanmıştı. Burada Bakara suresinde getirilmiş bulunan kozmik delillerin en önemlileri sayılan, varlığın zaman ve mekân boyutları üzerinde Allah'ın kudretini göstermek üzere göklerin ve yerin yaratılışıyla gece ve gündüzün farklı oluşu özet olarak zikredilmiştir.

Şüphesiz ki tabiatın kendisi, incelenip ibret almaya değer ilâhî bir mucizedir. Hayalimizle dahi kuşanmayacağımız kadar uç­suz bucaksız; genişliğe sahip olan, her birinin kendine has özellikleri bulunan ve birbirine çarpmadan uzay boşluğunda hareket eden gök cisimlerinde elbette ak­lıselim sahipleri için alınacak ibretler vardır.

Bu cisimlerin yaratılışı, uzay boş-luğundaki hareketlerini sağlayan sistemi, gece ile gündüzün değişmesi, özellikle canlıların ve bitkilerin faydalan üzerine düşünen bir akıl, mutlaka bunları yaratan sonsuz bir gücün varlığını kabul eder; bu muazzam sistemin boşuna yaratıl­madığını anlar; işte o zaman bu güç karşısında aczini anlar, hayranlık ve kulluk duygusuyla eğilir; gönlünü o yüce kudrete arz ederek niyazda bulunur.

191. ayette belirtildiği üzere göklerin ve yerin yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah'ı ayakta, oturarak, yatarak, kısaca bütün hallerinde derin bir saygıyla anar, secdeye kapa­narak Allah'ı yüceltir; böyle bir gücün emirlerine ve yasaklarına karşı geldiği tak­dirde O'nun vereceği cezaya çarpılmaktan korkar ve bu cezadan koruması için Al­lah'ın merhametine sığınır.

192, 193 ve 194. ayetler, bir önceki ayette aklıselim sahiplerinin cehennem azabından Allah'a sığınmalarının ve kendilerini ondan koruması için dua etmelerinin nedenini açıklayıcı mahiyettedir.

192. ayette, cehenneme girenlerin zalimler olduğuna işaret edilmekte, bu sebeple ahirette hiçbir yardımcılarının bulunmayacağı ve rezil olacakları bildirilmektedir.

193. ayette "davetçi" diye ter­cüme edilen "münâdî"den maksat Hz. Peygamber veya Kuran'dır. (Şevkânî, I, 458)

İnsanları Allah'a iman etmeye çağırdığı için kendisine bu sıfat verilmiştir.

Ayet, rezil eden cehennem azabından kurtulmanın tek çaresinin, yüce Allah'a imana çağıran Hz. Peygamber'in ve Kuran'ın davetini kabul ve ona iman etmekte olduğunu vurgulamaktadır. Bunun farkında olan aklıselim sahibi müminler bu çağrıya uyduklarını ve hemen iman ettiklerini Allah'a yakararak ifade etmişler ve günahlarını affetmesi, kötülüklerini bağışlaması ve kendilerine iyilerin ölümünü nasip etmesi için O'na niyazda bulunmuşlardır.

Ayetin son cümlesini lafza bağlı olarak "Canımızı iyilerle birlikte al" şeklinde tercüme etmek mümkündür.

Burada maksat, Allah katında iyi ve makbul sayılan kişilerle ortak niteliklere sahip olma dileğinde bulunma, Allah'ın kendilerini ölünceye kadar dinden dönmeden iyi bu­nal üzere yaşamayı ve ölürken de iyiler zümresinden olarak ölmeyi nasip etmesini isteme olduğu için (İbn Âşûr, IV, 200) bu cümle mealinde "Bize iyilerin ölümünü nasip et" şeklinde çevrilmiştir

Ebrar, birr masdarından türemiş olan berr kelimesinin çoğulu olup "iyiler, doğrular, iyilik ve ihsanı bol olanlar" anlamlarında bir sıfattır. (bk. Bakara 2/177; Al-i İmrân 3/92)

Önceki ayetlerde dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek için gereken sebeplere sarıldıklarını ifade eden müminler 194. ayette dualarım tamamlarken, yüce Allah'ın peygamberler vasıtasıyla verdiği sözü yerine getirmesini, ken­dilerini ahirette cehenneme sokup rezil etmemesini istemektedirler.

Onların bu tutumu "Allah'ın, verdiği sözü yerine getirip getirmeyeceği konusunda şüpheye düştükleri" anlamına gelmez. Nitekim ayetin "Sen asla sözünden caymazsın" mealindeki son cümlesi de onların bu konuda herhangi bir tereddütlerinin ol­madığını gösterir.

Şu halde onların ayette belirtilen tutumları, sadece kendilerinin söz verilen mükafata liyakat kazanıp kazanmadıkları konusundaki tereddütlerini ifade eder. Bu sebeple günahlarının bağışlanması ve söz verilen mükâfata liyakat kazanmaları için yüce Allah'a dua etmektedirler.

Peygamberler vasıtasıyla vaad edilen mükafattan maksat ise hem dünyanın hem de ahiretin nimetleridir.

Nitekim bu surenin 148. ayetinde peygamberlerle birlikte Allah yolunda cihad eden müminlere hem dünyanın hem de ahiretin nimetlerinin verildiği haber verilmektedir.

Ayrıca Enbiya sûresinin 105. ayetinde de yeryüzüne Allah'ın iyi kullarının vâris olacakları bildirilmekte, Nûr sûresini 55. ayetinde de yüce Allah, iman edip iyi amel işleyenleri yeryüzüne hâkim kılacağını vaad etmektedir.

Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde iman edip iyi işler yapanlar için yüce Allah'ın, dünyada yükselme, yücelme, savaşta zafer, ilim ve ir­fanda ilerleme, uluslararası itibar ve benzeri maddî ve manevî her türlü nimeti, ahirette de cehennem azabından kurtuluş ve cennet nimetlerini kazanma gibi mükâfatları vaad ettiği anlaşılmaktadır.

Sayaç : 248
Normal sitede gör