Bazı evliyalar "Hakiki hakâik-ı eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakâikın gölgeleridir." demişler; bu ne demektir? Eşyanın hakikatı hakkında bilgi verir misiniz? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Bazı evliyalar "Hakiki hakâik-ı eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakâikın gölgeleridir." demişler; bu ne demektir? Eşyanın hakikatı hakkında bilgi verir misiniz?

Sorunun Detayı
Bazı evliyalar "Hakiki hakâik-ı eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakâikın gölgeleridir." demişler; bu ne demektir? Eşyanın hakikatı hakkında bilgi verir misiniz?
Cevap

SURET: “Biçim, Şekil.”
MAHİYET: “Bir şeyin ne olduğu.”
HÜVİYET: “Bir mahiyeti başkalarından farklı kılan özellik.”
HAKİKAT: “Mahiyetin hariç âlemde sübutu, kendini göstermesi.”

HAK, HAKİKAT, SURET, HÜVİYET ve mahiyet… Günlük konuşmalarımızda bu kelimelerin bazen birbiriyle karıştırıldığını, hatta birbiri yerine kullanıldığını görüyoruz.

Bilindiği gibi “hak,” “inkârı mümkün olmayan gerçek” anlamına geliyor.

Eşyanın bir varlığı olduğu haktır; Mecusiler dışında, bu hakkı inkâr eden çıkmamış. Güneşin çekim kuvveti, yerin çekim kuvveti, radyoaktif dalgalar da haktır. Cahillerden başka bunları inkâr edene rastlamıyoruz.

Melekler, cinler, kabir âlemi, cennet, cehennem de hak. Kafirlerden başkası da bunları inkâr etmiyor.

Bütün bu varlıkların birer sureti, hüviyeti, mahiyeti ve hakikati vardır.

Önce bu terimlerin kısa birer tariflerini yapalım:

Suret: Dıştan görünen şekil, biçim, bir şeyi diğerlerinden ayıran özellikler,.. gibi mânâlara geliyor. Suret ikiye ayrılır; maddî ve manevî. Demek ki, suret denilince sadece maddî cisimlerin şekillerini anlamak eksik oluyor. Mesela, maddî bir yapıları olmayan meleklerin de suretleri vardır. Onlar da birbirinden ayrılır, fark edilirler.

Diğer üç kelime ise, Seyyid Şerif Cürcani’nin "Tarifat" adlı kitabında şöyle özetlenir:

'O nedir?' sorusunun cevabı olan özellik, makul olması bakımından mahiyet, hariçte sübutu bakımından hakikat, başkalarından farklılığı bakımından ise hüviyet diye adlandırılır.”

"Lügat-ı Naci"de, mahiyetin hakikattan daha genel bir ifade olduğu, nitekim hakikatin, sadece “mevcut” şeyler için kullanılmasına karşılık, mahiyetin olmayan (madum) şeyler için de kullanılabileceği yazılır. Mesela: Şirkin hakikati yoktur. Ama, “Şirk nedir?” sorusunun, “Allah’a ortak koşmak,” şeklinde bir cevabı vardır. İşte şirkin mahiyeti bu cevapta kendini gösterir.

“İnsan nedir?” sorusuna “hayvan-ı natıktır,” yani idrak sahibi bir canlıdır şeklinde cevap vermekle insanın mahiyetini anlatmış oluruz. Bu bir mana olarak akıllarda yer eder. Bildiğimiz, gördüğümüz insan ise, bu mahiyetin hakikatidir. Bir insanı diğer insanlardan ayıran özellikler de onun hüviyetini teşkil ederler.

Bir noktaya da temas etmek gerekiyor: “O nedir?” sorusu, insan için sorulabileceği gibi onun her bir organı için de sorulabilir. Eli göstererek, “Bu nedir?” dediğimizde alacağımız cevap onun mahiyetiyle ilgilidir. O mahiyetin hariçte tahakkuk etmesi cihetiyle de elin bir hakikati vardır. Yine o eli başkalarından ayıran bir hüviyeti ve sureti olduğu da muhakkaktır. Böyle düşünüldüğünde bir tek varlığın bile nice suret, mahiyet, hüviyet ve hakikatlerle âdeta kaynaştığı anlaşılır.

“Hakikat,” edebiyatta, “mecaz olmayan” manasına gelir. Yani, bir kelimeyle mecazi olarak, bir başka mana kastedilmiyor ve o kelime kendi öz manasında kullanılıyorsa buna “hakikat” denilir. Hakikat kelimesi eşyanın yahut hadiselerin içyüzü manasında da kullanılır. Bu mana üzerinde biraz durmak isterim.

Hastalık bir hâdisedir. Onun suretini hastanın perişan halinde görür gibi oluruz. Mahiyeti ise sıhhatin bozulmasıyla ortaya çıkan arızalı hayattır. Hakikati yani iç yüzü, insanlar için bir imtihan aracı olması, sabredenlerin derecelerini artırması ve günahlara kefaret olmasıdır.

Nurlardan bir hakikat dersi:

“Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kainatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder… Hatta muhakkikîn-ı evliyanın bir kısmı demişler: 'Hakikî hakaik-ı eşya esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.' ” (Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)

Âlemin varlığı bir hakikat; Mucid ismine dayanıyor. Bu âlemde her şeye bir suret, bir şekil verilmiş olması da ayrı bir hakikat; bu da Musavvir ismine dayanır. Her suretin ayrıca benzetildiği, en güzel bir biçime sokulduğu da bir başka hakikat; bu da Müzeyyin ismine dayanır. Bu ziynette rengin de ayrı bir yeri vardır; Mülevvin ismine dayanır. Ölümün hakikati Mümit ismine, hayatınki Muhyi ismine dayanır... Misaller çoğaltılabilir.

İnsanoğlunun eserlerinde de bunun bir misalini görmüyor muyuz? Kütüphaneden bir kitap çekerek bu nedir diye sorsanız “kitap” diye cevap alırsınız. Demek ki, kitap o şeyin mahiyetidir. Kitabın sureti, şekli, cildinin boyası vesaire ise suret kelimesinde dahildir. O kitap mânâsı, elimizdeki kitapta tahakkuk etmesi cihetiyle de hakikat olur. Bu hakikat onu yazanın bir ismine dayanır. Eğer o eser bir tıp kitabı ise onda “tabip” ismi tecelli etmiştir. Daha doğrusu o kitabın hakikati, gerçekte, tıp ilmi ve tabip ismidir.

İşte “Hakiki hakaik-i eşya esma-i İlahiyedir” hakikatine bu misalle bir derece bakılabilir.

“Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.” ifadesine gelince: Zat olmasaydı gölgeden söz edilemezdi. Tıp ilmi ve tabip ismi de olmasaydı bu kitap varlık sahasında boy gösteremezdi. Demek ki, onun varlığı gölge makamında; aslı ise tıp ilmi ve tabip ismi.

İlim sıfatı, tecelli olmaksızın bilinmez ve görünmez. Ancak böyle bir eser o isme ayna olur ve onu gösterir. Ama yine de elimizdeki bir eserin yaprakları ile yazarının ilmi arasında bir ilgi kurmak, o sayfalarda ilmin mahiyetini aramak boş bir çabadır. İlim sıfatı, mahiyetiyle yine bizce bilinmemektedir. Biz o kitapta o ilmin zatını değil, bir tecellisini seyretmiş ve mahiyetini değil varlığını bilmiş oluyoruz. Nitekim, gölgede, gölge sahibinin varlığını görürüz, ama onun sıfatlarını, meselâ ilmini, irfanını, güzel ahlakını seyredemeyiz.

Gölgenin varlığı, aslın varlığı yanında çok sönük kalır; derece itibariyle onun çok aşağılarında bulunur. Bir de o gölgenin gölgesini düşünelim! Bu ikinci gölgenin varlığı ile birinci gölge arasındaki farklılık, asıl birinci gölge arasındaki fark kadardır. Yani bu ikinci gölge ilk gölgeye göre çok daha aşağı bir varlık mertebesine sahiptir.

Bir cismin aynadaki tecellisi onun bir bakıma gölgesidir. Yani onun varlığı ile gölge varlık arasında büyük farklılıklar vardır. Bir taşın aynadaki görüntüsünde sertlik bulamazsınız. O gölge, taşı gösterir, taştan haber verir, ama taşın varlık mertebesinin yanında onun derecesi ancak bir gölge kadardır. Bu gölgenin karşısına bir ayna daha tutalım ve o gölge o ikinci aynada tecelli etsin. İşte bu ikinci gölge varlığa “gölgenin gölgesi” denilir.

Tasavvufta, mahlukat âlemi yaratılmadan, onların İlâhî ilimdeki taayyünlerine ayan-ı sabite adı verilir ve bu ilmî vücutlara, İlâhi isimlerin gölgeleri denilir. O ilmî varlık, şehadet âlemine getirildiğinde gölgenin gölgesi kadar bir varlık mertebesine sahip kılınır. Zira, eşya ayan-ı sabitenin gölgeleri, ayan-ı sabite de esma-i İlâhiyenin gölgeleridir.

Aynı manayı Nur Külliyatı'nda da yakalamak mümkün:

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ında, “Eşya zeval ve ademe gitmiyor, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor; âlem-i şehadetten, âlem-i gayba gidiyor,” buyurur.

Aynı eserde şöyle bir cümle de geçer:

“Şu mahlukat, izn-i İlahî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor… âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahiri giyidiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor.”

Bu cümlede, ilim dairesi “âlem-i gayb,” kudret dairesi ise “âlem-i şehadet” olarak alınmıştır.

Buna göre, eşya yaratılmadan önce ilim dairesindedir. Yaratılınca kudret dairesine geçer. İşte eşyanın ilim dairesindeki vücutları mahiyet, kudret dairesindeki vücutları ise hakikattir. Bu hakikatler varlık mertebesi itibariyle gölgenin gölgesi makamındadırlar. Yani, asıl olan İlâhî isimlerdir. İlim dairesindeki vücutlar, bu isimlere göre gölge gibidirler; kudret dairesindeki vücutlar ise gölgenin gölgesi...

Nur Külliyatı'ndan naklettiğimiz ilk cümleye dönelim:

“Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder.”

Bütün varlık âlemini bu nazarla süzdüğümüzde, kalbimize şöyle bir mânâ açılır:

Seyrettiğimiz her suretin bir mahiyeti var. Etrafımız suretler âlemiyle çevrildiği gibi, onun perde arkasına hayalen geçtiğimizde,  “mahiyet” ordusuyla kuşatıldığımızı görür gibi oluruz. Bu muhteşem, bu uçsuz bucaksız ordu, bizi Allah’ın ilminin sonsuzluğuna götürür.

Sözünü ettiğimiz ordudan birkaç neferi şöyle bir hatırlayalım: Cebrail ve diğer üç arkadaşı, arşa müekkel melekler, sema tabakaları, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, taşlar ve denizler, insanlar ve cinler, karıncadan file, sinekten kartala, hamsiden balinaya kadar uzanan hayvanlar kafilesi. Bu mahiyetler sayılmakla bitmez.

“Mevcudat yoktu, ancak Allah vardı.”

kudsî hadisinden hareketle, bu mahiyetlerin İlâhî ilimle tayin edildiğini, bir başka ifadeyle, Allah’ın ilminde taayyün ettiğini düşünürüz. Hiçbir şey yokken, her şeyin mahiyeti İlâhî ilimde bütün özellikleriyle mevcut.

Mahiyetten hüviyete geçtiğimizde, sözünü ettiğimiz ordunun her bir ferdinin ayrı bir şahsiyete sahip olduğunu görürüz. Bu defa mahiyet ordularını çok gerilerde bırakan uçsuz bucaksız bir orduyla karşı karşıya kalırız. İnsan bir tek mahiyet. Ama hüviyet âlemine indiğimizde her insanın ayrı bir şahsiyeti olduğunu ve diğer insanlardan farklı olduğunu görürüz. O bir tek mahiyet, sadece şu asrımızda, yaklaşık altı milyar hüviyet doğurmuştur. Hiçbir yıldızın, hiçbir hayvanın, hatta hiçbir dağın ve taşın da diğeriyle tıpa tıp aynı olmadığını düşündüğümüzde, bu sonsuz hüviyetler karşısında hayretten başka bir şey yapamaz oluruz.

Suret, hüviyet, mahiyet ve hakikat bir varlıkta birlikte bulunurlar. Ama, farazî olarak, bunları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde, mahiyet ve hüviyet âlemlerinde İlâhî ilmin, suret ve hakikat âlemlerinde ise İlâhî kudretin daha fazla tecelli ettiğini hisseder gibi oluruz.

Mevcudat yaratılmadan, bütün bu ordular bütün neferleriyle Allah’ın ilminde hazır idiler. Ve bu sonsuz ilim tablosunun tek âlimi vardı: Allah.

Bu hâlen de böyledir. Ama İlâhî irade ve sonsuz lütuf, o mahiyet ve hüviyetleri kudret dairesine geçirmeyi murat ettiğinde, bu muhteşem kâinat vücuda geldi. Ve âlemler, hakikat ordularıyla dolup taştı. Bu kudret tablosunu seyretme şerefi, derecelerine göre, insanlara, cinlere ve meleklere de nasip oldu.

Varlık sahasında son olarak insan boy gösterdi. Bu insanın çok ulvi bir şerefi vardı. Arzın halifesiydi. Kâinatın meyvesiydi. Etrafını kuşatan bütün bu suretleri tanıyabiliyordu. Onların da ötesine geçerek, surette mahiyeti ve hüviyeti seyredebilecek bir üstün yaratılışa sahipti. Bu görevi yerine getirebilirse, hakikate erecek ve bütün hakikatlerin İlâhî isimlerin gölgeleri, hatta gölgelerin gölgeleri olduğunu bilecek ve marifet ikliminde yol aldıkça alacaktı. Ama, sadece surete dalıp kalır, ötesine geçemezse ötelerin ötesi olan ebedi saadetini kaybedecek, bununla da kalmayıp sonsuz bir azabı tadacaktı.

Gelenler gelip geçtiler. Seyredenler ve edemeyenler hep geride kaldılar. Şimdi sıra asrımız insanlarında. Bakalım kimler suretten hakikate geçebilecekler?

Hepimiz için en büyük vazife bu. Birbirimize yardım edeceksek bu sahada etmeliyiz. Çünkü, insanoğlu bu şerefi kaybettiği taktirde önünde korkunç bir uçurum var. Cehennemi çok gerilerde bırakan bir perişanlık onu bekliyor. Bu düşüş ve çöküş, Allah Kelâmı'nda şöyle ifade buyruluyor:

“Onlar hayvanlar gibidir. Hatta onlar (tuttukları) yol itibariyle daha da sapıktırlar.” (Furkan, 25/44)

Apartmanın ikinci katından düşen bir çocuğun imdadına hemen koşan insanlar, hayvandan daha aşağı düşenleri kurtarmak için neden gayret göstermiyorlar?
Şefkat duygularını mı kaybettiler; yoksa bu duyguyu kullanmasını mı bilmiyorlar?

Sayaç : 6353
Normal sitede gör