Farz-ı kifaye ne demektir, açıklar mısınız? Çalışmak ve ilim öğrenmek de farz-ı kifaye midir? - Sorularlaislamiyet.com Mobil
Soru

Farz-ı kifaye ne demektir, açıklar mısınız? Çalışmak ve ilim öğrenmek de farz-ı kifaye midir?

Sorunun Detayı
Farz-ı kifaye ne demektir, açıklar mısınız? Çalışmak ve ilim öğrenmek de farz-ı kifaye midir?
Cevap

Farz-ı kifaye: Resûl-i Ekrem (asm):

"İlim, taleb edilip öğrenilmesi, her mü'min erkek ve kadın üzerine farzdır."(1)

buyurmuştur. İslâm ulemâsı; şer'i delilleri esas alarak ilmi, "Farz-ı Ayn" ve "Farz-ı Kifaye" olmak üzere, iki sınıfta mütalaa etmiştir.(2)

İbn-i Abidin: "Farz-ı Ayn" ilimler ile "Farz-ı Kifaye" ilimleri tasnif ettikten sonra şu tesbitte bulunmuştur:

"Farz-ı ayn, farzı kifayeden efdaldir. Çünkü farz-ı ayn nefsin hakkı için farz kılınmıştır. Nefis için o daha mühim ve daha meşakkatlidir. Farz-ı kifaye öyle değildir. O umumun hakkı için farz kılınmıştır. Bu umuma kafir bile dahildir. Bir iş umumi olursa hafifler, hususi olursa ağırlaşır. Bazıları farz-ı kifayenin efdal olduğunu söylemişlerdir. Zira bu farzın edası bütün ümmet'ten borcu iskat eder. Terk edilirse edaya imkânı olan herkes günahkâr olur. Bu sıfatta olan farzın te'sir cihetinden daha büyük olacağında şüphe yoktur. Mamafih Tahtavi'nin nakline göre birinci kavil (Farz-ı Ayn'ın daha efdal olduğu) mutemed sayılmıştır."(3)

İmam Burhanüddin Ez Zernuci:

"Hangi durumda olursa olsun, bulunduğu halde meydana gelen işlerle, ilgili bilgileri edinmek her Müslümana farzdır. Çünkü Müslüman için namaz kılmak zaruridir. Bu sebeble namazın farzlarını, eda edecek kadar şart ve erkânına ait bilgileri edinmek onun için farz olur. Yine vacibi edâ etmek için gerekli bilgileri edinmek vacib olur. Zira farzı yerine getirmeye vesile olan şey farz, vacibi yerine getirmeye sebeb olan bilgi de vacib olur."(4)

diyerek, önemli bir inceliği ifade etmiştir. Her mükellefin, içinde bulunduğu hal ile ilgili ilimleri öğrenmesi üzerine farzdır. Meselâ: Fakir durumda olan bir mü'mine zekât veya hacc ibadeti ile ilgili ilimler farz değildir. Ancak aynı mü'min; nisab miktarından fazla mala sahip olursa, zekât ile ilgili ilimler "Farz-ı Ayn" hale gelir. İstilâya uğrayan veya azınlık durumunda olan Müslümanların, cemaat ve cihad hukukunu öğrenmeleri farzdır.

Sihir, büyü, kehanet, falcılık ve felsefe gibi, Şer'i şerifin haram kıldığı ilimleri elde etmek ve bunlarla insanları "Tevhid" çizgisinden uzaklaştırmak da haramdır. Ancak bunların fesadına engel olmak için öğrenmekte beis yoktur.

Farz-ı Ayn olan ilimleri tahsil etmek farz olduğu gibi, mükellefin öğrendikleri ile amel etmesi de farzdır. Resûl-i Ekrem (asm)'in:

"Bir kimse bildikleriyle amel ederse, Allah Teâla (cc) o kimseye bilmediklerini öğretir."(5)

müjdesi sarihtir. Münazara ve münakaşada; muhaliflerini yenmek veya nefs-i emmaresini tatmin etmek için ilim tahsil etmek mekruhtur. Dünyevi hırs ve tamah saikiyle ilim elde etmek caiz değildir.

İlim ehli olan bir kimse; herhangi bir mükellef kendisine müracaat ettiği ve sual sorduğu zaman, ilmi gizleyemez. Resûl-i Ekrem (asm)'in

"Bildiği şeyden sorulup da gizleyen kimseyi Allah Teâla (cc) kıyamet gününde ateşten bir gemle gemleyecektir."(6) buyurduğu sabittir.

Terkedilmiş vaziyette bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır. Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa farz-ı ayndır (7).

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/104)

âyeti inanan insanlara bir vazife, bir sorumluluk yüklemektir. Yüklenen bu sorumluluk, tespitini bizzat Cenâb-ı Hakk’ın ya da O’nun vahyi doğrultusunda peygamberin veya bu iki ana kaynaktan istifade ile belli vasıflara haiz insanların yaptığı iyi ve kötü değerlerin, mutlaka ama mutlaka insanlara anlatılmasıdır. Bu vazife yeryüzünün en şerefli ve en kıymetli vazifesidir. Bundan daha kıymetli ve değerli bir vazife olsaydı, Allah seçkin kul olarak yarattığı peygamberlerini o vazife ile görevlendirirdi.

Müfessirler genelde bu âyeti değerlendirirken bu vazifenin şer’î anlamda farz-ı kifaye oluşu üzerinde ısrarla durmuşlardır. Âyette geçen minküm tabirindeki min edatının bâziyet anlamından hareketle söylenen bu hüküm, inanan her bir insanı derin derin düşündürmelidir. Zira günümüzde bu vazifenin farkında, idrakinde ve şuurunda olan kişilerin azlığı herkesin kabullendiği bir gerçektir. Bazı müfessirler buna ilaveten âyetin yüklemiş olduğu bu sorumluluğu yerine getiren bir topluluk yoksa, iyiliği emretme, kötülüğü menetme vazifesinin farz-ı ayn olduğunu belirtmektedirler. Bu ise mezkur vazifenin namaz, oruç, zekat vb. gibi ferdî mükellefiyetler alanına girdiğini göstermektedir.

Bir toplum, âlim, münevver ve yetişmiş kadrolarıyla fâtih ordulara rehber; sanat ve ticaret erbabına mürşit ve bütün hayatî meselelere öncüler yetişmiyorsa, o toplum mefluç ve gelecek adına talihsiz ve nasipsizdir. Bundan dolayıdır ki; dünya işlerinin âhenk içinde yürümesi için gerekli olan şartların bilinmesi "Farz-ı kifâye" sayılmış ve bu şartların bütünüyle terk edildiği bir topluma mücrim nazarıyla bakılmıştır. Masum bir toplum, vicdanının duruluğu, ledünniyatının derinliği ve samîmi kulluğunun yanında, kunduracılıktan terziliğe, ondan çiftçiliğe ve ondan da sanayiinin bütün dallarına kadar her sahada varolan; hatta İmam-ı Gazali'nin ifadesine göre, her meslekte maharetli, yani, günümüzün anlayışıyla, mütehassıs insanlara sahip bulunan toplumdur.

Bu itibarla, fertleri, iç-aydınlığa, vicdanî safvete erememiş bir toplum masum olamayacağı gibi, sanattan ticarete; ondan ziraata, ondan da askerliğe; hatta teknik ve teknolojinin en ince teferruatına kadar -mesâiler tanzim suretiyle- her şeyi kucaklamayan bir toplum da masum değildir.

Dipnotlar:

1. Aclûni-Keşfû'l-Hefa, Beyrut: 1351-2, C: 2, Sh: 43, Had. No: 1665. Ayrıca İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut: ty, C: 1, Sh: 2.
2. İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l-Muhtar-İst: 1982, Şamil Yay. C: 1, Sh: 40.
3. İbn-i Abidin, a.g.e. C: 1, Sh: 41 (Tembih kısmı).
4. İmam Burhanüddin Ez Zernuci-Ta'limü'l Müteallim, İst: 1980, Çağrı Yay. Sh: 9.
5. Aclûni-Keşfû'l-Hefa, Beyrut: 1351-2, C: 2, Sh: 265, Hd. No: 2542.
6. Sünen-i Ebû Davud, İst: 1401, Çağrı Yay. C: 4, Sh: 67-68, Hd. No: 3568.
7. Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VI/198; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VI/110; İbn Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, II/363; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II/259; Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc, II/418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmu'l-Üsre, Beyrut 1397/1977, s. 709.

Sayaç : 9913
Normal sitede gör